hakan tok
  Cesitli Konular
 

Antik Kentler


Kuytuda kalan antik kentler
Ege ve Akdeniz’de tarih adeta topraktan fışkırır. Her antik kentin ait olduğu farklı bir coğrafya ve farklı bir hikayesi vardır. Bazıları turist akınına uğrarken bazılarıysa öylesine kuytuda, ehlileştirilmemiş bir doğanın ya da mütevazı bir köy yaşamının içine saklanır. Kalıntıların etrafında keçiler dolanır, ağaçlar sütunlara dayanır, sarp kayalar geçit vermez, yol gösteren tabelalar yoğun yeşilliklerin içinde görünmez olur. Ve ne büyük şanstır ki, bu antik kentler size kalıntılar arasında kaybolma fırsatı tanır, adeta bir kaşif olduğunuzu hissettirir, sanki buraya ilk kez siz ayak basarsınız, taşlara dokunursunuz, tarihlerini çözersiniz. İşte size Ege ve Akdeniz’den, henüz kitle turizmiyle tanışmamış birkaç antik kent.



Arkeoloji ve tarih meraklıları için Türkiye’nin en ilginç rotalarından biri, Fethiye- Kalkan arasında uzanan bereketli Xanthos Vadisi. Sarp kayalıklarda yerleşimler kuran Likyalılar’ın mezarları bu uygarlığın en dikkat çekici özelliği. Ev, Yunan tapınağı ve lahit tarzındaki mezarlara ölüler, takılarıyla gömülüyorlardı. Ancak birçoğu 2 bin yıldır süregelen mezar soygunculuğu yüzünden tahrib edildi. Yaz gelmeden, yemyeşil bir doğanın içinde sessizliğe gömülmüş bu vadideki kalıntılar, çiçek açan bademler, eli kulağında portakal çiçekleri, laleler ve Akdeniz’in turkuazıyla daha unutulmaz oluyor. Xanthos Nehri yani bugünkü Eşen Çayı boyunca uzanan yol üzerinde, Likyalılar’ın kentleri sıralanıyor, bazıları henüz tam olarak ortaya çıkarılmamış. Bazılarının da yolu sapa olduğundan, buralara fazla turist uğramıyor. Xanthos, Patara, Pınara, Letoon, Tlos ve Sidyma hepsi de görmeye değer. Arkeolojinin yanısıra bu vadinin serüvencilerin de ilgisini çekebilecek özellikleri var. Tırmanış ve keşif dolu. Yüksekten, Xanthos Vadisi’ni seyredin, Tlos’ta Bellerophon’un mezarına tırmanın ve Yedi Kapı’daki antik hamamlardaki su sesini dinleyin, Pınara’yı ve kızıl kayaya oyulmuş akıl almaz mezarları görün, Xanthos’tan Patara Plajı’na beş saatlik kano yolculuğu yapın, Patara kumullarında günbatımını seyredin, yıldızların altında uyuyun, Yakaköy’de defne yapraklı, nar ekşili alabalık yiyin, keçilerle birlikte gizemli Sidyma’yı gezin...



Likya kentlerinin en bakir ve görkemlilerinden biri Pınara. Henüz Pınara’ya varmadan yol üzerinde göreceğiniz kızıl tepe, sizi ne kadar görkemli bir antik kentin karşılayacağının ipuçlarını veriyor. Ufku tamamıyla kaplayan, delik deşik bu yükseltinin üzerine köstebek yuvalarını andıran sayısız mezarın nasıl oyulduğunu sorgulamadan geçemiyor insan. Burası, asıl kentin kurulduğu yer. Aşağılarda bir kent daha var. Pınara, Likya dilinde, ‘’yuvarlak’’ anlamına geliyor. Adını bu devasa, kızıl kayanın kavisli şeklinden alıyor. Yer yer keçiler gibi tırmanmak gerektiğinden, burayı diğer Likya kentleri kadar çok turist gezmiyor. Bu nedenle de gizemli halini hep koruyor. Pınara’nın karizmatik bekçisi Fethi Bey emekli olmuş artık ama genç bekçi Hasan da (0533 254 56 62) size yardımcı olacaktır. Pınara’nın en etkileyici yapıları, etrafa dağılmış kaya mezarları. Dikdörtgen şekilli mezarların olduğu yer, akropolün üst kısmı. Ancak kazıların en önemli bölümü, akropolün altında. Bugün burası, kayalıkların, ağaçların ve çalılıkların arasından geçerek geziliyor. Hatta, etrafta yer yer, yuvarlanmış, dev kaya mezarları var. Kent hakkında hemen hemen hiçbir şey bilinmiyor. 4. yüzyılda yaşamış olan Xanthoslu tarihçi Menekrates’in yazdığına göre, Xanthos’tan göç eden kalabalık nüfusu yerleştirmek için kurulmuş. Pınara, parlak devrinde kendi sikkelerini basıyormuş. Özellikle kabartmalarıyla dikkat çeken Kral Mezarı, kalıntıları gezmeye başlamak için doğru bir nokta. Mezarın üzerinde, surlarla çevrili, siperleri olan dört kent, kapıları, evleri ve mezarlarıyla, kentin 2400 yıl önceki halinin ipuçlarını veriyor. Tırmandıkça, Roma hamamına su getirmek için, boylu boyunca kayalara oyulmuş kanalları fark edeceksiniz. Kral Mezarı’ndan daha yükseklere, patikadan kuzeye tırmanınca bir Ev Mezar var. Mezarın gotik tarzdaki kemerli çatısının ucundaki taştan öküz boynuzlarının, ruhları kovduğuna inanılırmış. Zor bir tırmanışla, oldukça harap durumdaki agoraya vardığınızda, karşı yamaçtaki Zengin Mezarı’nı göreceksiniz. Tepeden baktığınızda, zengin tarım alanlarına ve kızıl yamaca hakim yeşillikler içinden tiyatro sivrilir.



Yolu biraz sapa kaldığından, daha çok arkeoloji meraklılarının, buradan geçen ya da burada kamp kuran Likya Yolu yürüyüşçülerinin ve yabancı turistlerin uğradığı Sidyma, vadinin en ilginç antik kentlerinden. Burası da, bölgedeki birçok antik yerleşim gibi henüz tam olarak kazılmamış. Sidyma’nın en dikkat çekici karakteristiği, kalıntıların köy yaşamıyla içiçe olması. Ekili alanlarda, birden karşınıza görkemli mezarlar çıkıyor. Köy evlerinde ya da eğik ağaçlara destek olarak sütunlar kullanılmış. Mermer bloklar, yalak görevi görüyor. Etrafa dağılmış mermer kalıntılarının arasında keçi sürüleri dolaşıyor. Dodurga köyüne bağlı Hisar mahallesinde, hayvancılık ve tütüncülükle geçinen 35 hanenin çoğu işçi. Kendi tarlaları pek olmadığından, kara keçicilik ya da Letoon ve Kumluova’da sera işçiliği yapıyorlar. Hisar mahallesinin genç imamı Özcan Bey (0535 608 94 19- 0252 678 10 43), canayakın ailesiyle birlikte, burayı tanımak isteyen herkese her türlü yardıma hazır. Avlusundaki hamamı ve agoranın stoasından alınarak, cephesinde yeniden kullanılan sütunları görmek için camiye uğrayın. Tepedeki Bizans dönemine ait harab haldeki kaleyi zar zor fark edeceksiniz. Kalıntılar arasında görülebilecek en belirgin yapılar nekropolde. Tek başınıza bulmakta zorlanabilirsiniz bu nedenle Özcan Bey size yol gösterecektir. Dereyatağından yaklaşık 300 metre yürüyerek, kocaman bir palamut ağacının bulunduğu yerden, üst üste yığılan taşlarla meydana getirilen duvarın üzerinden atlayarak nekropole varılıyor. Tarladan ilerlerken farklı mezarların arasından geçeceksiniz. Her yerinden çalıların fışkırdığı ve etrafında keçilerin dolaştığı, çoğu üçgen çatılı mezarların arasında biri daha ilginç. Bu mezarın kare desenli tavanında, çiçekler ve insan yüzleri göze çarpıyor. Hemen yanıbaşındaki mezarın kapağında ise Eros ve iki ucunda da Medusa kabartmaları var ancak çok tahrib olduklarından bunları fark edebilmek kolay değil. Tarlanın ilerisinde bir başka mezar grubunda, iki katlı bir mezara rastlayacaksınız.



İzmir- Muğla yolu üzerinde, Bodrum yoluna girip, Yatağan’ı geçtikten 7 km sonra sağınızda kömür ocakları göreceksiniz. Yatağan Termik Santralı’ndan çıkan dumanların ve yol boyunca sıralanan ağaçların yanmış yapraklarının yanından geçip hayalet köy Eskihisar’a varılıyor. Yaşamın da harabeye dönüştüğü bir yer Stratonikeia antik kenti. Kahve ve fırın terkedilmişliğin ilk görüntülerini veriyor. Çeşmenin suyu akmıyor. İnsanlar bir belirip, bir yok oluveriyorlar. Yaşam enerjisi yok. Köy, bir kömür havzası üzerinde kurulu olduğundan 1984’te evler ve araziler kamulaştırılmış, köylüler başka yerlere taşınmıştı. Bugün köyde birkaç hane var. Kale gibi yüksek duvarları olan binalar, ne köyün evlerine ne de antik kentin yapılarına benziyor. Bunlar zamanında köy ağalarının evleriymiş. Köyün yollarının, mahallelerinin bir zamanlar adları vardı. Şimdi biri bir mektup göndermek istese, postacı, suyu akmayan çeşmesi, kapısız penceresiz kahvesi, yıkık fırını olan bir köye gelir mi bilinmez. İskender’in kumandanlarından Seleukos’un oğlu Antiochos’un, yasak aşkı için kurduğu ve sevdiğinin ismini verdiği Stratonikeia antik kenti, kalkanı düşmüş bir savaşçı gibi duruyor. Uzakta, kömür ocakları var. Eskihisar’ın iklimi ve bol su kaynakları, burada M.Ö. 300’lerden beri yerleşime olanak tanımış. Türkler zamanında da önemli bir yerleşim olan Eskihisar, yarım asır önce kuvvetli bir deprem geçirmesi ve sonra da altında kömür bulunması nedeniyle 3 km ileriye taşınmış. Bu süre içinde, kömür ticareti, köye zarar vermiş, su kaynakları azalmış, ağaçlar kurumuş ve burası canlılığını kaybetmiş.



İskender’in kumandanlarından Seleukos’un oğlu Antiochos ile karısı Stratonike arasında gizli bir aşk vardır. Kral, karısıyla oğlunu ülkenin kuzeyine sürgüne gönderir. Seleukos’un ölmesi üzerine oğlu Antiochos, burada bir yerleşim kurar ve adını Stratonikeia koyar. Ünlü coğrafyacı Strabon, şehrin, önemli yapılarla donatılmış olduğundan bahseder. Buranın en şaaşalı devri Roma İmparatorluğu zamanı. Kahvenin birkaç adım ilerisinde, gymnasion, köyün ucunda, kutsal yolun hemen dışında da madenin karşısında Anıtsal Kapı görülüyor. Yolun kenarında iyi korunmuş ve nekropolden geriye kalan tek yeraltı mezarı var. Evler, kentin duvarlarıyla içiçe. Bouleuterion ve kahveyi arkanıza alıp sağa, yolun sonuna gidince tiyatro var. Kutsal yol ve nekropol ne yazık ki kömür madeni yüzünden feda edilmiş.



Ege’de en çok sevdiğim antik kentlerden biri de İassos. Belki de deniz ve denizcilikle ilgili öykülere tanıklık ettiği içindir. Kentin sikkelerinde, bir yunusu kendine arkadaş edinen ve onunla birlikte yüzen bir çocuk tasvir edilir. Efsaneye göre, bir gün yunus çocuğu denizde gezdirirken, yüzgeçlerinden biri çocuğun ayağına batar ve çocuk kan kaybından ölür. Yunus üzüntüsünden çocukla birlikte karaya çıkar ve tekrar denize dönmeyerek kendisini ölüme terk eder. Yaygın olarak anlatılan bir başka hikaye ise, bir müzisyenin ancak balık pazarının açılışını haber veren çanların çalınmasına kadar kendini dinletebildiğidir. Geriye tek bir kişi kalır, o da sağır olduğundan çarşı çanını duymamıştır. Müzisyen ona sanata saygısından dolayı teşekkür edince o da balık pazarının açıldığını anlar ve koşa koşa diğerlerinin arkasından gider. Milas- İzmir karayolunun 12. km’sinde, Köşk köyünün bulunduğu sapaktan 17 km sonra İassos’a varılır. Ayrıca Milas- Bodrum yolunun 11. km’sinden sağa sapan yol da buraya çıkar. Güllük’ten tekne ile de bu antik kente gitmek mümkün. Toprağının fakirliğine rağmen M.Ö. 1900’den beri burada yerleşim olması balıkçılığa bağlı. M.S. 2. yy.’a kadar bir dizi savaş kentin yıkılmasına neden olmuş. Bugün görülen kalıntılarsa, Roma devrinde tekrar canlanan kentten kalma. Tepenin üzerindeki kale St. Jean Şövalyeleri’ne aitti. Ancak Türkler’in burayı ele geçirmesinden sonra buranın ağası olan Asim Ağa’dan adını alarak buraya Asim Kalesi denilmiş. Bugün kalıntıların bu kadar harab olması taşların Osmanlı devrinde İstanbul’daki yapılara inşaat malzemesi olarak götürülmüş olmasından kaynaklanıyor. Kentte görülen yapılar; Hellenistik şehir duvarlarının kapısı, Roma devri Bouleuterion’u ve Agora... Buranın en ilginç yapısı bir Roma villası olan “Mozaikler Evi”. Tiyatrosu ise taşları İstanbul’daki dalgakıran için sökülüp götürülmeden önce, İassos’un en görkemli yapısıymış.



Bir yanınız Ege Denizi, bir yanınız Akdeniz’dir... Datça Yarımadası’nın en uç noktasındaki Knidos, muhteşem konumuyla bölgenin en güzel antik kentlerinden biri. Knidos, Datça’ya 40 km mesafede, antik çağda Kap Krio olarak bilinen Deveboynu Burnu’nda yer alıyor. Antik çağın en ünlü ve zengin kentlerinden biriydi. M.Ö. 800’lerde Dorlar tarafından kuruldu. Önemli bir liman kenti olan Knidos, mal alıp satmak ya da açık denizdeki kötü hava koşullarından korunmak isteyen gemilerin uğrak yeriydi. Akdeniz’deki gemilerin rotası üzerinde stratejik bir konuma sahip olmakla kalmayıp bilim, mimarlık ve sanatta ileri, kosmopolit bir kentti. Knidos’ta ünlü matematikçi, astronom, fizikçi, mimar ve yasa koyucu Eudoksos, doktor Euryphon, ünlü ressam Polygnotos ve dünyanın yedi harikasından biri sayılan İskenderiye Feneri’nin mimarı Sostratos yaşadı. Hatta kent altın çağında, Kos’taki önemli tıp merkeziyle rekabet edebilecek bir tıp okuluna da sahipti.



Kentin efsaneleşmesinin nedeniyse Afrodit; bugün dünyada birçok kopyası olmasına rağmen orijinali bulunamamış, çıplak Knidos Afroditi... Heykeltıraş Praksiteles’in M.Ö. 4. yüzyılda yaptığı bu eserin ünü, dünyada çıplak olarak tasarlanmış ilk kült Afrodit heykeli olmasından kaynaklanıyor. O dönemde büyük cüret gerektiren ve yenilik getiren bir sanat eseri olarak kabul edilen bu heykelin hikayesi şöyle; Kos Adası’nın siparişi üzerine, Praksiteles iki Afrodit heykeli yapar. O zamana kadar tanrı heykelleri tamamıyla çıplak yapılır ancak tanrıça heykelleri hafif de olsa örtülü olurdu. Praksiteles’in heykellerinden biri çırılçıplaktır ve ada halkı bunu çok müstehcen bularak geri çevirir. Oysa Knidoslular heykeli beğenmiştir ve bunu satın alarak, kentin en yüksek terasına, Ege’den ve Akdeniz’den görülecek şekilde yerleştirirler. Ünlü tarihçi Lusien, banyodan yeni çıkmış ve elinde giysisini tutan Afrodit hakkında şunları söyler; ‘’Güzelliğini hiçbir şey örtmemiş, sol elinin eğimiyle kapadığı yerden başka’’. Zamanla ünü yayılan çıplak Knidos Afroditi, ticaretten daha güçlü bir gelir kaynağı haline gelir. Afroditi görmek için buraya sadece sanat severler değil binlerce turist de akın etmeye başlar. Adeta bir hac yeri haline gelen bu tapınakta, hacılar ritüellerini, tapınakta çalışan fahişelerle tamamlarlar. Knidos’un bu kadar ünlenmesinin ardından, bugün benzerlerine turistik bölgelerdeki tezgahlarda rastladığımız erotik tasvirli hediyelik eşyaların ziyaretçiler tarafından satın alındığını, yazılı kaynaklardan öğreniyoruz. Ekonomik sıkıntıya düşen Knidoslulara, Bitinya Kralı Nikomedos, borçlarını ödeme karşılığında Afrodit heykelini satın almayı teklif eder. Bunun üzerine bir halk oylaması yapılır ancak sonuçta halk bunu kabullenmez. Aristotales ‘’gerçek demokrasi Knidos’tadır’’ diyerek burada başlayan erken demokratik hareketin altını çizmiştir. Afrodit heykelinin, M.S. 5. yüzyılda çıkan bir yangında yok olduğuna inanıldığı gibi Bizanslılar tarafından parçalandığına inananlar da var.



Teraslara tımanırken aniden önünüze çıkacak çukurlara dikkat. 1987 yılından beri kazıların devam ettiği ören yerinde, iki tiyatro, agora, Apollon Tapınağı ve Sunağı, güneş saati, Demeter Kutsal Alanı ve odeon kalıntıları var. Geriye pek fazla bir şey kalmamış olsa da, biraz hayalgücüyle, muhteşem bir manzaraya hakim, yuvarlak planlı tapınağın ortasındaki aşk ve güzellik tanrıçası Afrodit’in heykelinin uzun bir deniz yolculuğunun ardından buraya varanların gözündeki ihtişamını tahmin etmeniz zor olmayacak. Hatta bu noktadan günbatımını seyrettikten sonra, Afrodit’in böylesine ünlenmiş olmasına daha da hak vereceksiniz.

Kapadokya 

Aksiyon dolu bir coğrafya:
Gökyüzünde balon, vadilerde at, peribacalarında golf…
Karın yeryüzüne inişini seyrediyorum. Şarabın kokusu yayılıyor. Halı dokuma tezgahı, tandır ve şapelin kalıntıları sessizliğe gömülmüş. Kanyonları ve vadileriyle Kapadokya uzanıyor önümde.



Bir Kapadokya mağarasındayım. Koşullar çok farklı kuşkusuz. Bölgenin en çarpıcı otellerinden Museum Hotel’in (Tekelli Mah. No:1, Uçhisar, 0384 219 22 20, www.museum-hotel.com) Sultan suitinde bir mağarada bulmayı ummayacağınız her şey var. Kubbeli taş bir oda, sultanın gökyüzü penceresi, özel mağara şaraphane, manzaralı bir sedir, nargile, 18. yüzyıl Konya halısı, duvara asılı bir Osmanlı elbisesi, eski bir minber... HD LCD televizyon, mini bar, çay ve kahve ısıtıcısı, wireless internet ve jakuzi... Hepsi 95 metrekarelik bu mağarada!



Museum Hotel’in yaratıcısı ve sahibi Ömer Tosun geceleri uykusundan uyanıp proje üretenlerden. Fikirlerle dolu, öncü, en önemlisi doğduğu büyüdüğü bölge için hiç bıkmadan kafa yoranlardan. Osmanlı, Selçuklu, Roma ve Hitit dönemlerini kapsayan geniş bir antika koleksiyonuna sahip. Otelin her yanına ve odalara yayılmış, herbirinin hikayesi olan, Nevşehir Müzesi’ne kayıtlı bu eski eserler misafirleri Kapadokya’nın geçmişine taşıyor. Ömer Bey on küsur yıl öncesini hatırlıyor; “İstanbul’a gelen kaliteli turistleri bu bölgeye helikopterle gönderirdik, kalacakları doğru dürüst bir yer de yoktu. Bundan yola çıkarak elimdeki harabe ve yıkıntılardan bir otel yaratma fikri doğdu. Önce bir tekstil ve halı müzesi gibi olsun dedim, halıları serdim yakışmadı, sonra koleksiyonumun en iyi parçalarını koymaya karar verdim. Bugün Kapadokya’da konaklama asla sorun olmaz; bizim gibi şık mekanların yanısıra harika pansiyonlar da var.”



Müze otelin, Avanos, Göreme, Güvercinlik Vadisi ve Kızıl Vadi’yi kuşbakışı gören terasına çıkıyoruz; “Buradan Beyaz Vadi’ye çıkarsın, bir saat on dakika içinde Göreme’desin. Ben sık sık sabah 6:30 gibi bu yürüyüşü yaparım” diyor Ömer Bey. Bir saat... İki saat... Vadilerden, kanyonlardan, dere yollarından, suyun açtığı köprülerden, bağlardan, tarlalardan geçiyorum, yeryüzünün en özel coğrafyalarından birinde kaybolmanın kayıtsızlığı içindeyim. Tepelere çıkıp çıkıp bakıyorum, ne asfalt görünüyor ne de Göreme...



Gel de Walking (Yürüyen) Mehmet’i (0532 382 20 69) arama. Mehmet kışları başka coğrafyaları merak ettiğinden bir süreliğine buralardan gider, o yüzden Kapadokya’da yapılacak en kaydadeğer aktivitelerden biri olan trekking için yalnızım şimdi. Lakabı üzerinde derin derin düşünmeye gerek yok, yıllardır Kapadokya vadilerini arşınlamış bu nevi şahsına münhasır arkadaş, sadece Kapadokya’ya defalarca gelip artık coğrafyayı tekdüze bulanlar için değil aynı zamanda asfaltın dışında neler olduğunu merak edenler için de birebirdir. Mehmet yoldaşı ve turistlerin maskotu köpeği Haşmet’in yasını çok uzun yıllar tuttu. Eksikliğini bir türlü gideremediği Haşmet’in yerine kendine başka bir yoldaş edindi mi diye sormak cesaret ister. İsterseniz saatlerce ya da günlerce Mehmet gibi yalınayak (kışın değil tabii) ıssız vadilerde, ağaçlardan meyve kopararak yürüyebilir, kiliselere halatlarla inerek sıradışı bir Kapadokya’nın peşine düşebilirsiniz. Mehmet’in sürprizlerineyse hiçbir zaman hazırlıklı olamazsınız.



Asfalta vardığımda Görme’den çok uzakta bir yerlerde olduğumu anlamıştım. Kendini vadilerde kayıp etmiş bir şehirli olarak asfalt kenarında yürürken farkedilmiş olmalıyım ki hayırsever bir Kapadokyalı beni Ürgüp’e attı. Yürüyüşün ardından kurtlar gibi acıkmıştım. Eski dostlarım Nuray ve Selim’in, hatırı sayılır seyahat rehberlerine giren Ziggy’s Cafe’sini (Yunak Mah., Tevfik Fikret Cad. No: 24, Ürgüp, 0384 341 71 07, www.ziggycafe.com) görmek ve yemeklerini tatmak için can atıyordum.



Nuray ile Selim yaşam felsefeleri ve stilleriyle bu bölgeye yakışan bir çift. Nuray takı ve orijinal Türk el işlerinin yanısıra kıyafet tasarımları da yapar. Club Ürgüp’ün içinde “ıvır zıvır” anlamına gelen “Bric a Brac” adlı dükkanlarında takıları ve bölgeye özgü eşyaları satarlar. 20 yıl önce İstanbul’dan Kapadokya’ya taşındıklarında burada sadece bir tek kaya otel vardı ve Nuray bu bölgede araba kullanan tek kadındı. Nuray ürettikçe evine sığamıyordu ve aklında hep bir atölye kurmak vardı. Zamanında aldıkları taş evi atölye yapmak niyetiyle, her detayını kendileri tasarlayarak restore etmeye başladılar. Ancak gelen giden eş dost bu atölyede çok hoş vakit geçiriyor ve her seferinde buradan ayrılmakta güçlük çekiyordu. Nuray ile Selim’e burayı bir kafe yapmaları konusunda tatlı tatlı ısrar etmeye başladılar. Bunun üzerine biri atölye diğeriyse yaptıklarını sergilemek ve satmak için iki bölüm ayırdılar. Mekanın şömineli odasını ve teraslarını ise her geçen gün daha çok dolup taşacak bir kafeye dönüştürdüler. Adını da, yokluğuna alışamadıkları biricik teriyer köpeklerinin de ismi olan, Selim’in en çok sevdiği David Bowie albümlerinden biri “The Rise and Fall of Ziggy Stardust and the Spiders from Mars”tan esinlenerek Ziggy koydular.



Kafenin ününün yayılmasının nedeni sadece bölgede bu tarzda bir mekana olan açlık değildi; yurtdışında, İstanbul ve Bodrum’da kaydadeğer mönüler yaratmış olan şef Ali Özkan’ın mutfağı, Nuray’ın her parçası dikkat çekici ve eğlenceli, binbir antikacıdan toplama dekorasyonu, sohbeti, ağırlaması ve enerji dolu tasarımları, kendisi de bir müzisyen ve bir caz tutkunu olan Selim’in davet ettiği caz gruplarının canlı performansları, kışın rezervasyonsuz kapmanın zor olduğu şömine başı, yazın karyoladan bozma sedirlerde yıldızların altında yayılma zevk ve sefası da bölgeye gelen hemen herkesi buraya çekti. Mezelerin usta elinden çıktığı belli. Spesiyaliteler de öyle; sarımsak soslu Ziggy patates, pastırmalı makarna, sarımsaklı tavuk çöp şiş, özel Ziggy bonfile (kabak çekirdekli özel sosu ile bonfile yanında reyhanlı bulgur pilavı), tarifi onlarda saklı gizemli tatlı Ziggy (tarçın ve pudra şekerinin altında minyatür börekler).



Nuray’la kafenin girişindeki dükkanına iniyoruz. Keçeler, ipekler, tülbentler, boncuklar ve eski parçalar kullanarak yaptığı el işleri ve takılar her biri tam “ıvır zıvır” ama her biri takılmayı, saklanmayı hak eden parçalar. “Şerefine arkadaşım!” diyorum kadehimi kaldırarak, “bu kadar özel bir coğrafyada yaşadığın için değil, burayı tüketmeden yaşadığın için”.
Ziggy’s Cafe’de içtiğim yöresel kırmızı şarabın tadı damağımda kalmıştı. Adını öğrendim; Kocabağ’dı (Aşağı Mahalle, Ürgüp Cad., Uçhisar, 0384 219 29 79). Şarap alışverişi için Uçhisar’a doğru yola çıktım. Gün batarken Kızıl Vadi’de şarap içmek bir gelenektir, bunu atlamaya niyetim yoktu. Bu coğrafya verimliliği sayesinde eskiden beri bağcılık için uygun olmuş, birçok köyde üzüm üreticiliği devam ediyor. Nevşehir’de bağcılık yapan ve ailelerine ait bağları bulunan Kocabağlar, Yeşilyurt köyünde Kapadokya'nın doğal özelliği olan tüf kayalardan oluşan bir mahzende üretim yapıyorlar. İlk zamanlar bağlarda ürettikleri üzümleri satmışlar ancak sonraları şarap üretmeye karar vermişler. Bugün 35 hektarlık bağ alanında yetiştirdikleri üzümlerle yıllık 350- 450 bin litre şarap üretiyorlar, bu da yaklaşık 550 bin şişe demek. Öküzgözü, Boğazkere, Narince, Emir, Kalecik Karası ve Cabernet Sauvignon üzümlerinden ürettikleri şarapları, ısısı yaz kış 9- 11 derece arasında değişen, tüf kayalardan oluşan mahzende depoluyorlar. Ailenin ilk şaraphanesi Yeşilyurt köyündeki iki katlı evin bahçesinde 1972’de kurulmuş. Birkaç ay sonra, üretim sırasında yaşanan bir kaza sonucu ikisi aileden olmak üzere üç kişi hayatını kaybedince Kocabağlar uzun bir süre şarap üretmemiş. 1986’da kardeşler üretimi başlatmak üzere karar almışlar. Uluslararası şarap yarışmalarında 7 altın, 17 gümüş madalya kazanmış olan Kocabağlar bugün ürettikleri özel şarapları Amerika ve Kanada’ya ihraç ediyorlar. Ailenin Kapadokya turizmini ve şaraplarını daha fazla duyurmak amacıyla bir projesi de var; Yeşilyurt köyünde satın aldıkları geleneksel evleri restore ederek bir “şarap mahallesi” yaratmak. Gelenler evlerde konaklayabildikleri gibi kendi şaraplarını da kendileri yapabilecekler.
Eğer Kapadokya’ya turla gelmemişseniz o zaman mutlaka bir arabaya ihtiyacınız olacaktır. Çünkü görmeye değer yerler birbirinden uzak ve araba kullanmak son derece rahat. Bölgenin köklü acentelerinden Argeus (Ürgüp, 0384 341 46 88, www.argeus.com.tr) yaz kış, Pazar dahil her gün açık. Araç kiralama, konaklama, uçak rezervasyonları, havaalanı shuttle’ı, rehber temin etme gibi servisler veriyor. Kaç kişi olduğunuzun önemi yok, istediğiniz tarzda turlar düzenliyor. Kapadokya dünyanın en etkileyici dağ bisikleti parkurlarına sahip, ayrıca bisiklet ve yürüyüş turlarında da donanımlılar.



Bir sabah Kapadokya’da uyanıp gökyüzüne açılan balonları gördüğünüzde, balonun içinde de olsanız dışında da bu manzaranın ancak bu özel coğrafyaya ait olduğunu teslim edersiniz. Kapadokya’yı balondan seyretmek başka türlü bir şeydir. Bu sıcak hava balonları 3 bin metreye kadar çıkabiliyor ve genelde 50- 350 metre arasında seyredebiliyor. Kapadokya Balloons (Göreme, 0384 271 24 42, www.kapadokyaballoons.com) ile uçtuğumda uzaklarda karlı Hasan Dağı ve Erciyes Dağı net bir şekilde görünüyordu. Bazen de sanki peri bacalarına dokunabilecekmiş gibiydim. Yıl boyunca uçmak mümkün ancak bazen birkaç gün arka arkaya koşullar havalanmak için uygun olmuyor. O nedenle Kapadokya’da kalınacak zamanı çok kısa tutmamakta yarar var. Bugün Kapadokya’da zaman zaman aynı anda uçan balon sayısının 60’a çıktığı oluyor.



Kapadokya sadece baharda ya da yazın gitmeye değer bir destinasyon değil. Kışın da her daim etraf turist dolu. Kapadokya’nın karlar altındaki hali de bambaşka. Burada yeterince uzun kalan turistlerin günübirlik Erciyes Dağı’na kayağa gittiği bile oluyor. Bölge gerçek anlamda birçok aktiviteye elverişli. Yıl boyunca Akhal- Teke Binicilik Merkezi (Aydın Altı Mah., Gesteric Sok. No:21, 0384 511 51 71, www.akhal-tekehorsecenter.com) Kızılırmak kıyısında, Çavuşin, Uçhisar ve Göreme vadilerinde, bir ya da birkaç saatlik ve bütün gün süren gezintiler düzenliyor. Atla gezmek de tıpkı trekking yapmak ve balonla uçmak gibi bölgeyi başka bir açıdan gösteriyor size. Tecrübeli binici olmanıza da gerek yok.



UNESCO tescilli bir milli park olan Kapadokya’nın son sürprizi de Cross Golf. Golfun oynanmaya başlamasından 500 yıl geçmesine rağmen dünyada benzeri olmayan “çevreci” bir golf türü de birkaç yıldır Kapadokya’da oynanıyor. Bölgenin farklı yüzey şekillerinden yararlanan Cross Golf’te (Orta Mahalle No:15, 0384 271 29 02, www.crossgolf.com.tr) peribacalarına zarar verilmemesi için oynanan alan korunan bölgelerin dışında kurulmuş. Parkurun üzerinde yeşillendirmeye ya da müdahaleye de gerek duyulmuyor. Klasik golf sopaları, golf topu ve temel golf kuralları ile oynanıyor. Normal golf ile bazı farklılıkları var ancak en belirgin farkı hedefin bir delik yerine küçük bir kale olması. Bu kalenin isabet ettirilebilecek kadar büyük olması ve oyuncunun normal golfe göre daha çok risk alabilmesi, Cross Golf’ün kısa zamanda meraklıların ilgisini çekmesini ve turnuvaların gelenekselleşmesini sağladı.


Vadilerde trekking yapmak, eşsiz bir coğrafyayı balondan kuşbakışı seyretmek, at sırtında ırmakları geçmek, yüzyılları geri sarıp kiliselerdeki fresklerin hikayelerini dinlemek, günbatımında Kızıl Vadi’ye karşı tüf kaya mahzenlerde yıllandırılmış yöresel şaraplardan içmek, peribacalarının gölgesinde golf oynayıp akşam taş bir mekanda caz performansını dinlemek, Erciyes Dağı’nda kayak yapmak... Kapadokya’dan başka hangi çılgın ve cömert coğrafya bunları sunabilir? Tüm bunların ardından mağara jakuzinizi de hak etmişsiniz demektir...

Ege’de Kış Rotaları


Çılgın kalabalıktan uzakta, Ege’de kış rotaları
Telefonun diğer ucundaki arkadaşımın belli ki kafasını kurcalayan bir şey vardı, hemen konuya girdi; “Patronum kafa dinlemek istiyor, uçağa binebilir, araba kiralayıp gezebilir, sadece dört günü var”. Ardından ekledi, “üstelik aylardan Mart...”. Seyahat yazarı olarak en zorlandığım şey, kışın bir yer tavsiye etmek olmuştur. Gidilecek yerde üşünür mü, sürünülür mü? Hava yağmurlu mudur ya da trekking rotaları çamurlu mu? Oysa ben yolculuklarım sırasında bu önyargımı yenmiş, kışın da Türkiye’de çok güzel seyahatler yapılabileceğini kabul etmiştim.



Birçokları çılgın kalabalıktan uzakta bir yer arar. Kış mevsimi bunu bulmak için iyi bir zamandır. Doğa ve yerli halk tüm sadeliğiyle ve gerçekliğiyle kendini gösterir. Kasabalar, köyler ve hatta normalde turist akınına uğrayan yerler bile daha rahat nefes alıyor gibidir. En naif halleriyle karşınıza çıkarlar; karşılaşmalar, sohbetler daha samimidir. Kokular, renkler karışmamıştır. Gölcük’te donmuş gölün sessizliği ağır basar. Birgi’de kadınlar patatesleri sokağa yaymış, çene yarıştırıyorlardır. Tire çarşısında kışa rağmen yemeni oyalarındaki renkler alabildiğine canlıdır. Yağmurdan sonra Bafa Gölü kıyısındaki Herakleia’nın toprağı kokar. Yeşilyurt’ta pansiyonların şöminelerinden odun çıtırtısı yayılır...



Bir Egeli olarak, özellikle iklimi bana şerbet gibi gelen bu bölgeden önerilerim olabilir.
İzmir’e 140 km mesafede Gölcük var. Ege’de göl ve ormana birlikte pek sık rastlanmaz. Yazın adeta bir yayla gibi serin olan bu popüler dinlenme yerleşimi, Karaçam ormanlarıyla kaplı bir yaylanın ortasındaki krater gölünün kıyısındadır. Gölcük kışın karla kaplıdır, göl bazen donar. Yazınsa etrafında kır evleri ve villalar bulunan gölde yüzmek mümkündür. Göl manzaralı evlerin sahipleri daha çok İzmir, Salihli, İstanbul ve hatta Avrupa ve Amerika’dandır. 1050 metre yükseklikteki gölde sazan ve yayın balığının yanısıra kerevit de yaşar. Günübirlik de gidilse, restoranlarında farklı tadlar için bir mola verilebilir. Burası oğlak etinden yapılan güveç ve sarımsak soslu yayın tavasının yanısıra Ödemiş köftesi ve bölgede yapılan sucuklarla da ünlü. Konaklamak isteyenler içinse göl etrafında otel, pansiyon ve kamping alanları var.



Gölcük’e gelmişken Ege bölgesinin karakterini yitirmemiş kasabalarından Birgi’ye de uğranabilir. Küçük Menderes Nehri’nin suladığı geniş bir ovanın kenarında, Bozdağ’ın ormanlarla kaplı eteklerindeki Birgi, arkeolojik ve kentsel SİT alanı. Vakit azsa en görülmeye değer yapılar, Çakırağa Konağı ve Ulu Cami. Biri İstanbullu diğeri İzmirli, iki karısının memleket özlemini gidermek için Çakır Ağa’nın konağın İstanbul ve İzmir odalarının duvarlarına yaptırdığı resimler ve Ulu Cami’nin kündekari yöntemiyle yapılan minberinin kapıları kaçırılmamalı. Birgi’nin en eski sokakları Ulu Cami’nin hemen arkasında.



İzmir'in en yüksek dağı, 2159 metrelik zirvesiyle Bozdağ bu bölgede. Küçük kırmızı elmalarıyla ünlü Elmabağ’ı geçip Bozdağ ilçesine ulaştıktan sonra, ünlü güveç ve katmerini Bozdağ Belediye Fırını’nda tadabilirsiniz. Buradan 8.5 km’lik, 20- 25 dakika süren bir yol tek bir tesisin bulunduğu Bozdağ Kayak Merkezi’ne ulaşır.



Birgi gibi, İzmir’e 80 km mesafedeki Tire de kimliğini koruyabilmiş bir kasaba. Tire’nin hoşlukları çok ama ilk sıralarda yemekleri geliyor aklıma. Tire halkının bir kısmı Girit göçmeni. Bu nedenle de Ege’nin ot dolu mutfağı burada hemen öne çıkıyor. Dağlardan toplanan otlar Tire’nin muzip satıcıları ve canlılığıyla ünlü Salı pazarında satılıyor. Ayrıca urgancı, nalıncı, yorgancı ve keçeci gibi nesli tükenmekte olan zanaatler burada birarada. Tire’nin tadlarına devam edecek olursak; tuzla yoğrulan ve katıksız kıymadan yapılan, domatesli, tereyağlı Tire köftesiyle tatlı olarak lor peynirinin üzerine karadut reçeli ya da Tire’nin ünlü seyyar Şambalici’sini unutmamak gerek. Geleneksel Tire köftesini Portakal Pazarı Meydanlığı’ndaki herhangi bir lokantada yemek mümkün.





Bir zamanların Osmanlı darphanesi Tire’de dolaşırken görmeye değer bazı eserler var; Ulu Cami, Yeni Cami, Tahtakale Cami ve Külliyesi, Yeşil İmaret Zaviyesi, Kurt ve Doğancıyan Zaviyesi, Yoğurtluzade Külliyesi, Aydınoğulları’nın ve Osmanlılar’ın padişah hocası İbni Melek adına yaptırılan açık türbe, içinde beylikler dönemine kadar uzanan farklı dönemlerden, 2400 civarında taş baskısı ve yazma eserin bulunduğu Necip Paşa Kütüphanesi, küçük de olsa Tire Müzesi ve Ali Efe Hanı... Ayrıca Tire ovasının manzarası ve doğa yürüyüşleri için Kaplan Yaylası’na çıkmak gerek. Yemek için Kaplan Dağ Restaurant (0232 512 66 52) ve konaklama için geçmişte burada yaşamış olan Levantenlerin izlerini taşıyan Gülcüoğulları Konakları (www.gulcuoglukonaklari.com), Tire’yi gezeceklerin listesinde bulunmalı.
Karambol izlemeden Tire’den dönmeyin. Tire’nin tek açık hava Karambol sahası Alaybey Parkı’nda, bugün hala İspanya’dan gelen musevilerin beraberlerinde getirdiği bilardo benzeri bir teknikle oynanan bu geleneksel oyun oynanıyor. Çoğu emekli olan oyuncuların arasına karışıp oyunu çözmeye çalışmak Tire’nin sakin ama karakterleriyle renkli sosyal yaşamına adım atmak demek.



İzmir’e 160 km mesafedeki Bafa Gölü’nün civarı, kış da olsa yürüyüş yapmayı sevenleri günlerce oyalayacak malzemeyle dolu. Sükunet içinde, bir iki günde rehabilite olmayı isteyenleri de bu bölge memnun edebilir. Gölün kıyısındaki Kapıkırı’ya (Herakleia) gelmeden önce göl kenarında kefal yemek bir gelenektir, unutmayın. Kapıkırı özellikle kışın büyülü bir yer. Coğrafya burada her an uyanık olmanızı gerektiriyor çünkü değişen hava şartlarıyla görüntüler de farklılaşıyor. Buradaki volkanik kayalar adeta gökten taş yağmış izlenimi veriyor. Bu garip kayaların kapladığı Beşparmak Dağları’nın altındaki bu mütevazı ve huzurlu köy, Bafa Gölü’ne doğru uzanıyor. Hayvanları ve ekili tarlalarıyla burası herhangi bir köy gibi dursa da, aslında zamanında dağlarda daha gizemli hayatlar yaşanmış. Mağara insanlarının ve yükseklerdeki çilehanelerde inzivaya çekilen keşişlerin bıraktığı izleri görmek için pansiyonların çoğu trekking turları düzenliyor. Agora Pansiyon (0252 543 54 45) güzel bahçesi ve konforu için tercih ediliyor. Canayakın bir aile işletmesi olan Selene’s Pansiyon’un (0252 543 52 21) özelliği ise trekking konusunda deneyimli iki kardeşin yeri olması. Pansiyonların çoğunda kahvaltı leziz; bahçelerden toplanan ürünlerle yapılan reçeller, ev yapımı tereyağ ve peynir verilir.
Herakleia bazı kış günleri ürpertici olabilir. Fırtına çıkar, şimşek çakar, Athena Tapınağı, Bizans Kalesi ve göldeki adacıkların üzerindeki kalıntılar aydınlanır. Yazın asla göremeyeceğiniz görüntülerdir bunlar. Doğanın en saf halini bulmak mümkündür kışın. Ve sabah ıslak toprağın kokusuyla uyanmak için bir fırsattır.

İzmir’den Ayvalık sahil yolundan, Ayvalık ve Edremit üzerinden varılan Kazdağı Milli Parkı son yıllarda her mevsim tercih edilen, hem doğası hem de civarındaki korunmuş köyleriyle ilgi çeken bir bölge oldu. İsteyenler organik ürünlerin ve sağlıklı yemeklerin sunulduğu otellerde dinleniyor isteyenlerse farklı trekking rotalarıyla civarı geziyor. Bu civarda, Altınoluk’tan Çanakkale yönüne doğru giderken, Assos sapağını 1 km geçtikten sonra, sağa ayrılan yol, Ege’nin en güzel yaşayan köylerinden biri olan Yeşilyurt’a varır. Burada restore edilen eski Rum evlerinin yanısıra konumlarıyla dikkat çeken birçok butik otel var. Buna rağmen köydeki yaşam değişimden bağımsız devam ediyor sanki. Evlerde, dükkanlarda, meydandaki köy camisinde yaşam var, çocuklar sokaklarda oynuyorlar... Müdavimleri olan Çetmihan (www.cetmihan.com) on küsur yıldır burada. Çetmihan gibi şömineli odaları olan bir başka konaklama mekanı ise lüks bir dağ evi tarzında tasarlanmış, güzel manzaralı Manici Kasrı (www.manicikasri.com). Antik Assos kenti buradan arabayla sadece 25 dakika mesafede. Günbatarken, kış güneşini Athena Tapınağı’ndan selamlayabilirsiniz...

Maviye açılma zamanı


‘’Deniz mavi mavi yanıyordu’’ demiş Halikarnas Balıkçısı. Sürgünde bu maviye teslim olmuş, yelken açtığı denizde özgürlüğünü bulmuştu. Mavi Yolculuk, Cevat Şakir’in fikriydi, Bodrum’da doğdu. Azra Erhat, Sabahattin Eyüboğlu gibi aydın dostları ve o, birçoğu karadan ulaşılması imkansız, sahipsiz koyları keşfettiler. Mavi yolculuğun ruhuna yakışır bir yaşam tarzı benimsediler. Güvertede yattılar, balık avladılar, daha önce hiç dikkati çekmemiş arkeolojik kalıntıları araştırdılar. Bu yolculuklardan şiirler, romanlar, antik kentler üzerine yazılar ürettiler.



Mavi yolculuğun o günlerine ancak nostaljiyle bakıyoruz şimdi. Denize olan o tutku, doğanın verdikleriyle yetinilen o yaşam yok artık; koyları dolduran tur tekneleri var... Ancak yine de mavi yolculuğun yerini tutabilecek başka bir seyahat şekli de yok.



Mavi yolculuğa çıkmak için en iyi zaman Mayıs- Haziran ve Eylül- Ekim ayları. Bodrum’un güneyine ve doğusuna doğru uzanan Gökova Körfezi ya da Göcek- Fethiye güzergahı, sadece doğası ve coğrafyasıyla değil arkeolojik kalıntılarıyla da mavi yolculuğa uygun rotalar.



Gökova Körfezi
Hepsi tek bir mavi yolculuğa sığmasa da, Bodrum- Gökova- Bodrum rotasında en çok tercih edilen yerler; Mersincik Koyu, Orak Adası, Çökertme, Kargılı, Yedi Adalar, Küfre, Karacasöğüt, Sedir Adası, Söğüt, Tuzla Koyu, İngiliz Limanı, Akbük, Kerme Koyu, Karaada, Knidos antik kenti, Çatı, Çiftlik, Poyraz Limanı, Pabuçburnu...
Gökova Körfezi’ndeki Kargılı ya da daha yaygın olarak bilinen ismiyle Löngöz Koyu için Azra Erhat, ‘’ince, uzun, dibi sığ fakat Günlük ağaçları ile kokular saçan Löngöz büküne girmeyi pek az denizci göze alır’’ demiş. Bugün burası birçok tekne alabilen korunaklı bir koy. Sazlıkları ve çam ormanlarının içlerine uzanan yürüyüş patikalarıyla dingin bir koy. Gökova Körfezi’ni karadan dolaşanlar günbatımı için Yedi Adalar’da dururlar. Buradan 7 km mesafede Club Amazon (www.klupamazon.com) ve Bördübet Koyu var. Bördübet adının, eskiden bölgede saklanan İngiliz askerlerinin, buraya ‘’bird the bed’’ yani kuş yatağı demesinden kaynaklandığına inanılıyor. Golden Key Bördübet (www.goldenkeyhotels.com) oteli de bu bölgede. Bahçeli evleriyle, bir sayfiye yeri olan Karacasöğüt Limanı’nda ise Martı Marina’nın olması burayı yatların uğrak yeri yapıyor.
Hikayeye göre; Mısır Kraliçesi Kleopatra, Romalı Antonius’u ziyaret etmek için Tarsus’a geldiğinde Kedrai Adası’na çıkmış ve bu koyda kum bulunmamasından yakınmış. Bunun üzerine sevgilisi de Mısır’dan gemiler dolusu kum getirtmiş. Bugün Sedir Adası ya da bir diğer adıyla Kleopatra Adası’ndaki, kraliçenin güzelliğini borçlu olduğu söylenen kumun bu kum olduğuna inanılıyor. Ege ve Akdeniz’de, Girit Adası dışında, sadece burada görülen, koruma altındaki, ‘‘pizolit’’ ya da ‘’oolit’’ adı verilen tropikal özellikli bu beyaz kum, tatlı suyun, deniz suyuna karışarak, incecik bir kum tanesinin etrafında karbonatını biriktirmesiyle meydana geliyor. Çok yavaş ve az miktarlarda oluşuyor bu nedenle kumun adadan çıkmaması için önlemler alınıyor. Kalıntıları ormana yayılmış bir Karya kenti olan Kedrai’yi de gezmek mümkün.



Gökova’nın ünlü limanlarından biri de, II. Dünya Savaşı’nda, Alman savaş gemilerinden kaçan İngiliz filosunun gizlendiği İngiliz Limanı. Buradan 5- 10 dakikalık bir mesafede, ünlü denizci Sadun Boro’nun körfeze armağan ettiği denizkızı heykeli üzerindeki yazıyla denizcinin Gökova tutkusunu hatırlatıyor; ‘’Bu denizkızı, düşlerini süsleyen cennete erişebilmek için, nice engin denizler, ufuklar aştı... Kıtalar, adalar, koylar dolaştı... Ta ki Gökova’ya ulaşana kadar’’. İngiliz Limanı’nda demirleyen teknelerin uğrak yeri Yat Limanı Rest. (Otluk Koyu, 0252 465 52 28) ve Captain Rest. & Market (Değirmenbükü, 0252 465 52 40).

Ağa Han ödüllü Mimar Nail Çakırhan’ın, geleneksel Anadolu mimarisinde yaptığı evleriyle özdeşleşmiş Akyaka, Gökova’nın en bakir ve temiz koylarına sahip. Örneğin çam ağaçları ve zeytinlikler arasındaki Akbük Koyu, Özel Çevre Koruma Bölgesi kapsamında. Akyaka’nın bir de Azmak’ı var. İçinde ördeklerin ve kazların dolaştığı, yosun hareketlerinin izlenebildiği berrak suyuyla Azmak, balık lokantalarının yanından geçerek ve hatta evlerin, otellerin bahçelerine girip çıkarak denize ulaşıyor. Halil ‘in Yeri (0252 495 84 40), Azmakkapı Rest. (0252 243 58 78) ya da Cennet Rest. (0252 243 55 96), hem yemekleri hem de Azmak kıyısındaki konumlarıyla uğramaya değer mekanlar.



Göcek’ten Fethiye’ye…
Mavi yolculukların en çok tercih edilen çıkış noktalarından biri dünyaca ünlü bir yatçılık merkezi olan Göcek. Sert rüzgar ve dalgalardan uzak bu bölge bir iç deniz ya da lagün kadar korunaklı. Göcek’ten Fethiye’ye uzanan rota, üzerinde popüler tatil beldeleri olduğu kadar turistik olandan uzaklaşmaya imkan veren durakları da içeriyor.
Hemen karşısındaki kumsal tatilcilerle dolu olsa da Denizler Azizi Aya Nikola’nın yaşadığına inanılan Gemiler Adası, ıssız kalıntıları ve manzarasıyla görmeye değer. Eskiden denizcilerin sefere çıkmadan önce kiliselerinde dua ettiği bu adanın tepesinde hem kalıntılar iyi durumda hem de manzara özellikle günbatımında etkileyici. Adanın etrafındaki deniz oldukça temiz. Kumsala geçmek isterseniz, Kayaköylü dondurmacı Güray’ı (0533 610 37 31) arayın. Sizi kumsala bırakabilir ve istediğiniz zaman da gelip alır.



Bu kumsala karadan 7 km mesafede, dünyanın korunması gereken 100 dağından biri olan Babadağ’ın eteklerindeki Kayaköy var. Bir zamanlar, Türklerle Rumlar’ın birlikte yaşadığı Kayaköy, bugün Fethiye ile Ölüdeniz arasındaki tepenin yamacına ve onun önündeki Kaya Çukuru denilen ovaya yayılmış bir hayaletkent. 1923 mübadelesinde burada yaşayan Rumlarla Batı Trakya’da yaşayan Türkler yer değiştirmek için, göç etmek zorunda bırakılmış. Likya uygarlığı kalıntıları antik Karmylassos’un üzerindeki Kayaköy, seksen küsur yıldır terkedilmiş görüntüsünü sürdürüyor. Rumlar, burada yaşarken nar, erik ve üzümden meyve şarabı üretirlermiş. Çiftçi Türklerse buradaki çevre koşullarına uyum gösteremeyip, dağ başında aç kalınca bu evleri terk ederek aşağıdaki düzlüğe yerleşmişler. Bugün 2 bin yapı harabe halinde ve buraları sahiplenen sadece kırk aile var.



Sağında Kaş- Kalkan- Fethiye, solunda ise Kekova- Üçağız- Demre bulunan Sıcak Yarımadası ya da bir diğer adıyla Aperlai, Likya Yolu üzerinde, sadece tekneyle ulaşılabilen bir koy. Teknecilerin yanısıra burada Likya Yolu yürüyüşçülerine de rastlamak mümkün. Koyun ıssızlığı içindeki kalıntılar gerçekten turistik güzergahların dışında olduğunuzu hissettiriyor. Bundan 20 yıl önce burada birkaç aile yaşarmış. Üçağız yakınındaki Kılıçlı köyüne su elektrik gelince bir aile hariç bütün aileler Aperlai’yi terk etmiş. Bugün genç Rıza burayı terk etmeyen balıkçı dedesinden kalan arsada bütün yıl yaşıyor ve buraya yolu düşenleri zeytin ağaçlarının arasındaki kampinginde (www.aperlai.com, 0539 859 91 96) taş evlerde ya da çadırlarda ağırlıyor. Annesi mutfakta, muhacirlere özgü kapama usulü güveç yapıyor ya da Rıza’nın avladığı balıkları pişiriyor.



Aperlai gibi Kekova bölgesindeki Kaleköy’e de ancak tekneyle ulaşmak mümkün. Bölgenin antik adı Simena. Burada bir adacıklar topluluğu ve bir ortaçağ kalesi var. Yolunun sapa olması burası için avantaj olmuş, yapılaşmada göze batan fazla bir şey yok. Suya gömülmüş bir lahitin arkasında balkonlarından çiçekler taşan evler, pansiyonlar var. Tepedeki kaleye mutlaka çıkmak gerek. Buradan bölgeye ismini veren Kekova Adası görünüyor. Akdeniz kıyılarının bu kısmının yaklaşık 2 bin yıl önce bir deprem ya da bir çökme sonucu sulara gömüldüğüne inanılıyor. Kaleye çıkarken muhtemelen Türkiye’nin en güzel manzaralı ilkokulu Rahmi M. Koç İlköğretim Okulu da dikkatinizi çekecektir.



Bu mavi yolculuk güzergahında Kaş, Kalkan, Patara ve Tlos da görülebilir. Kaş’ın çarşısında gezin, toprak seramik bardaklarda buzlu karadut, nar, böğürtlen ya da vişne şarabı içmek için Sumanu’ya (Sandıkçı Sok. No:10) uğrayın… Adeta bir İngiliz kolonisi haline gelen Kalkan’ın bozulmadan kalabilmiş birkaç dar sokağında akşamüstü serinliğinde dolaşın… Likya’nın en önemli ve eski kentlerinden biri, ana limanı Patara’nın bitki örtüsüyle içiçe geçmiş kalıntılarını gezin, kumullarına çıkın… Xanthos (Eşen) Vadisi’ne hakim tepedeki en eski Likya kentlerinden biri olan Tlos’un kalesini ve mezarlarını görün, Yakaköy’de şelalelerin arasında alabalık yiyin… Maviye açıldığınız zaman bütün kıyılar, koylar, köyler, kasabalar sizin oluyor, güneş üzerinize doğuyor, sabahları deniz suyu sizi uyandırıyor...

 Batı Karadeniz


Batı Karadeniz’de bir sahil rotası
Akçakoca’dan Cide’ye uzanan Batı Karadeniz’deki bu sahil rotası, tatil önerilerinde Türkiye çapında ününe ün katmış destinasyonların yer aldığı listelerde yoktur belki ama sizi farklı bir yolculuğa çıkartır. Bu yollar, Karadeniz’in içten ve konuksever halkının eşliğinde, çoğu bakir koylarda, temiz kumsallarda, renkli pazarlarda ve “hoşgeldiniz” sözcüğünün esirgenmediği dükkanlarda sizi başka bir yaşam ve coğrafyayla tanıştırır.



Akçakoca, Batı Karadeniz rotasının ilk durağı. Balıkçılıkla ayakta duruyor. Fındığı da var ama ona bel bağlamak zor. Sabahları erkenciler limanda. Avlanma yasağı olmadığında, geceden denize açılan balıkçılar limana döndüklerinde burası cümbür cemaat. Kış gelsin yine fındık kabuğu revaçta olacak; ısınmak için… Kabuğu fındığın kendisinden pahalı. Yine de etrafa yaydığı kokuya değiyor. Burada daha çok yaşam görülmeye değer. 800 yıllık Ceneviz Kalesi’nden geriye pek bir şey kalmamış. Bir mola için, kale içinde, ağaçların altında piknik masaları var. Kalenin bir yanında mavi bayraklı Kale Plajı, diğer tarafındaysa Kadınlar Plajı. Yukarı Mahalle’de Osmanlı evleri arasında dolaşılabilir. Aktaş Şelalesi’ni görmek içinse Akçakoca’ya 10 km. mesafedeki Aktaş köyünden 1 saatlik bir yürüyüş yapmak gerekiyor. Balıkçı Barınağı’nın yanındaki Hamsi Balık Lokantası, limanın ucunda, denizdeki tüm hareketliliğin seyredildiği, taze balığın hiç eksik olmadığı bir restoran.



Sahilden Alaplı üzerinden 40 kilometre sonra, Osmanlı çileğiyle ünlü Ereğli var. Sahil, “yalıyar” adı verilen, denize dik inen kayalıklarla çevrili. Eski adı Heraklia, yani Herkül. “Altın Post” seferi sırasında Herkül ve arkadaşları buraya uğramışlar. 1965’te Amerikan yardımıyla kurulan Demirçelik İşletmeleri’ne bakınca Ereğli bir sanayi kenti. Turistik cazibesi var mı? Plajları ve ancak denizden ulaşılabilen koyları ve kuzey ucunda 1 km. mesafede Cehennemağzı Mağaraları… Ancak mağaraların açık olup olmadığını önceden öğrenmek gerekiyor. Gülüç Irmağı Ereğli’nin içinden denize dökülüyor. Irmakta kayıkla içerilere doğru bir gezinti yapmak mümkün. Turizmi en güçlü yanı olmasa da, sahildeki peyzaj düzenlemesi burayı Batı Karadeniz kıyısının en temiz ve şık kent merkezine sahip yerleşimlerinden biri yapıyor. Çileğinin ünü her yaz Ereğli’ye hareket getiriyor. Çilek Festivali düzenleniyor, Çilekli Pasta ve Çilek Güzeli yarışmaları yapılıyor.

Ereğli’den 100 km. mesafede, sahilinden daha önemli yeraltına sahip bir kent var; Zonguldak. Türkiye’de çıkan taşkömürün üçte ikisi, Zonguldak- Ereğli havzasından elde ediliyor. 100- 150 yıllık bir geçmişi olan Zonguldak aslında yeni bir şehir. Bugünüyle karşılaştırınca 30- 40 yıl önceki sosyal hayatı gerçekten de şaşırtıcı. İlk TED (Türk Eğitim Derneği) burada kurulmuş. İstanbul’dan sonra ilk tenis kortları burada açılmış. Her semtte ayrı bir sinema varmış. İlk madenleri Fransızlar ve Almanlar işletmişler. Hatta bugün kentte Fransızlar’dan kalma olduğu söylenen bir mahalle bile var. Yeni Çarşı’nın girişindeki koleksiyoncu İbrahim Başçı’nın küçük dükkanında, Fransızlar’ın madenleri işlettiği dönemden kalma baret ve fener gibi birçok madenci eşyası birikmiş. İbrahim, olur da bir ocak kapatılıp müzeye dönüştürülürse, hepsini bu ilk Maden Müzesi’ne bağışlamak istiyor. Zonguldak bir “madenci kenti”, yerin 400 metre altından kömür çıkarılıyor. Bir dönem Çinliler gelip burada 800 metreye kadar kuyu açmışlar. 80’lere kadar Karabük ve Ereğli Demir Çelik Fabrikaları’nın buraya getirdiği sanayileşme ve nüfus artışı sürmüş. 90’lı yıllara kadar Zonguldak’ta çalışan madenci sayısı 40- 45 bin civarındaymış. 1991’deki Büyük Grev’in, işten çıkarmaların ve enerji çeşitliliğiyle birlikte madenciliğin gerilemesinin ardından bugün artık yaklaşık 13 bin madenci çalışıyor. Zonguldak bir tatil kenti olmayabilir ama buradan geçerken merkezdeki kömür işçiliğinin sembolü, Madenci Anıtı’nı görmeli. Bu işçi anıtı Türkiye’nin dört bir yanında kent merkezlerine dikilen birçok heykelden çok daha etkileyici. Anıtın hemen yakınında, üzerinde Orhan Veli’nin dizelerinin dikkati çektiği hediyelik madenci bibloları satılıyor: “Siyah akar Zonguldak deresi/ Yüzkarası değil, kömür karası/ Böyle kazanılır ekmek parası”. Batı Karadeniz kıyılarına tatile gelen birçokları Zonguldak’tan geçip gider. Zonguldak’ta balık yenmez sananların inadına, balık da salata da oldukça başarılı. Sahil gezi yolundaki Sarıyer Balık Restaurant, bu önyargıları değiştirmek için birebir.



Virajlı ve manzaralı bir yoldan geçerek 80 km. sonra Bartın’a varılır. Bartın, Ankara’ya üç, İstanbul’a dört saat mesafede. Ilgaz Dağları’na ise iki saatte varmak mümkün. Kışın günübirlik Kartalkaya’ya kayağa gidenler bile var. Kime sorsanız Bartın’ın bir özelliğini sayacaktır; su böreği, kavşak suyu, çileği, sütü yoğurdu, tel kırması... Ancak burası özellikle, salı ve cumaları kurulan, Bartınlılar’ın “Gallar (Kadınlar) Pazarı” olarak adlandırdığı pazarıyla ünlü. O günlerde Bartın bir kadınlar kentine dönüşüyor. Hepsi işinin ehli, tecrübeli, karizmatik satıcılar. Süpürgeden manda yoğurduna, köylerinden getirdikleri kendi imalatlarını sattıkları gibi onlar da alışveriş yapıyor ve aldıklarını küfe küfe evlerine taşıyorlar. Bir de salı günleri kurulan kermes var; börekler, gözlemeler, dolmalar, ünlü tel kırmalar satılıyor. Bartın gururla şarkıcı Tarkan için burada işlenen tel kırma gömlekten bahseder.



Bartın’dan Amasra’ya uzanan yol 17 km. Bu yol üzerinde, Amasra’ya 4 km. kala, konumu ve sıradışı bir yol anıtı olması nedeniyle görmeye değer Kuş Kayası Anıtı var. Roma İmparatoru Claudius’un onuruna yapılmış anıtta, kayaya oyulmuş bir imparator ve Roma lejyonlarının sınırsız gücünün simgesi bir kartal göze çarpıyor.



Batı Karadeniz kıyısında en çok adı geçen tatil yerlerinden biri Amasra. Bir yarımadanın sarp kayalıkları üzerine kurulu bu kente varmadan, Kuş Kayası Anıtı’ndan birkaç kilometre sonra, Amasra’nın en güzel kuşbakışı manzaralarından biri karşınıza çıkacak. Yüksek bir tepeden ilk kez gördüğü Amasra için, Fatih Sultan Mehmet’in ağzından şu sözler dökülmüş: “Lala, çeşm-i cihan (dünyanın gözbebeği) bu mu ola?”. Antik dönemlerin bu önemli liman kentinde, yarımadanın tam ucunda Bizans devrine ait kalede Kraliçe Amastris’in sarayı ve kilise kalıntılarını görmek mümkün. Amasra bu antik yerleşim Amastris’in üzerine kurulmuş. Bugünse Amasra’yı bir tatil destinasyonu olarak görenlerin çoğu için, burasının 3 bin yıllık tarihe sahip bir kent olmasından başka özellikleri öne çıkıyor; havası suyu, balığı, salatası, bir ahşap işçiliği mabedi olan Çekiciler Çarşısı, birçok kente yakınlığı… Fatih Sultan Mehmet, Amasra’yı imparatorluğunun topraklarına katmış ve Osmanlı’nın Karadeniz’deki ilk “mekteb-i bahriyesi”ni burada kurmuş. O bina, bugün Küçük Liman’daki Amasra Müzesi. Amasra civarında bulunan ve antik Amastris’e ait her şey bu müzede sergileniyor. Amasra’nın en güzel kuşbakışı manzarası, iki adasından biri olan Boztepe’den. Yarım saatlik hoş bir yürüyüşle buraya varılıyor. Kentin nasıl bir konuma sahip olduğu da buradan daha iyi anlaşılıyor. Ada, bir kemer- köprü ile anakaraya bağlı. Tavşan Adası’ysa 150 metre açıkta. Amasra’nın iki yanında tarihi limanlar var. Balıkçı teknelerinin durduğu Büyük Liman sabahları hareketli. Günbatımını Küçük Liman’daki çay bahçelerinden seyretmek bir gelenek haline gelmiş. Yerli ve yabancı turistler genelde Küçük Liman’daki kale ve Çekiciler Çarşısı civarında dolaşıyorlar. Çarşıda özellikle ahşap işçiliği öne çıkıyor. 35 yıldır bu zanaattan geçinen Mustafa Dönmez’in küçük dükkanı bunlardan biri. Dönmez kendi atölyesinde kiraz, ceviz, armut, elma, ıhlamur ve akasya ağaçlarından tabaklar yapıyor. Bartın ve Amasra civarında birçok bakir koya ve temiz kumsala rastlamak mümkün. Amasra merkezde 1 km. uzunluğunda bir de plaj var. Yaz ya da kış balık ve salatanın keyfini sürmek için balık lokantalarına akın edenler de az değil.



Amasra’dan sonra devam eden virajlı yol, tek tek Batı Karadeniz’in gizli koylarından geçiyor. 13 km. sonra Bozköy Plajı, 1 km. sonra, kumsalı ve tesisleriyle daha çok Ankaralılar’ın tercih ettiği bir tatil beldesi olan Çakraz, 10 km. sonra Tekkeönü koyu ve 8 km. daha ileride de Kurucaşile koyu var. Bu iki koy, ahşap tekne yapımında Türkiye’nin bu alandaki en önemli iki yeri. Dev ağaç teknelerin yapıldığı Tekkeönü’nde, Çelebioğulları’nın limandaki dükkanında birçok hediyelik minyatür tekne satılıyor. Atölyelerin çoğu evlerin altında. Ağaç tekneler hem yurtiçinde kullanılmak üzere yapılıyor hem de yurtdışına ihraç ediliyor. Kurucaşile’de atölyelerde sahibini bekleyen dev ağaç tekneler var. Denize açılacakken bazen tatsız olaylar nedeniyle yıllarca burada kaldıkları oluyor. Bazen sahibi ölüyor bazen de iflas ediyor. Kurucaşile’de Türkiye’nin ilk Ahşap Tekne Yapım Lisesi kurulmuş.



Yol üzerindeki Kapısuyu köyünün güzel bir sahil şeridi ve kumsalı var. Cide’ye 13 km. kala varılan Gideros Koyu ise bu rotanın en büyük sürprizi. Tepeden görüntüsü oldukça etkileyici. Koya geldiğinizde konumu ve koruma altına alınmış taş camisiyle etkisi devam eden el değmemiş bir koy.

Amasra’dan Cide’ye uzanan yol, Batı Karadeniz’in en güzel rotalarından biri. Cide’ye doğru upuzun bir kumsal uzanıyor. Burası Rıfat Ilgaz’la özdeşleşmiş bir kasaba. Yazar, “... duvarları deniz kokan bir evde doğmuşum” diye bahsediyor buradan. Bu rota üzerinde deniz kokusuna hak vermemek elde değil. Uzun sahil şeridinden Cide’ye yaklaşırken, Rıfat Ilgaz’ın bir süreliğine yaşadığı Uzunkum Oteli’nin (bugün Ece Oteli) önünden geçiyorsunuz. Merkezde bisiklet kullananların çokluğu dikkat çekiyor. Cide’nin rengi sarı yazma ve aynalı yeşil sandık olmuş adeta. İnönü Caddesi’nde ve Pazar Caddesi’ndeki dükkanlarda olduğu kadar Sahaf İhsan Seymen’in üst üste yığılmış kitapları arasında da Cide konukseverliğini göreceksiniz. 

Eskişehir


İç Anadolu’da Paris havası
Son yıllarda dikkatleri üzerine çeken bir İç Anadolu kenti var; Eskişehir. Türkiye’nin revaçta olan gezi destinasyonlarından biri değil belki ama çoktandır Seine Nehri kıyısındaki dillere destan Paris’i andırdığından bahsediliyor. Kentin ortasından geçen ve bir zamanlar balçık yatağı olan Porsuk Çayı’nın kıyılarında yapılan çalışmalarla Eskişehir adeta yeniden doğdu. Çay üzerinde yolcu taşıyan gezinti tekneleri, köprüleri ve iki yanına dizilmiş kafeleriyle Paris yakıştırmasını yadırgamak kentin yeni yüzüne haksızlık olur.



Eskişehir, bir üniversite ve sanayi kenti. Merkezde genç ve dinamik bir yaşam var. Eskişehir’in çoğu kent dışında olan tarihi yerlerinin yanısıra kentin merkezinde de vakit geçirilebilir. Yalaman Adası ya da Porsuk Bulvarı olarak bilinen yürüyüş alanı kentin kalbi. Üniversiteli nüfusuna bağlı olarak gece hayatı canlı. Günün her saati dolup taşan çok sayıda restoran ve kafe var. Ayrıca kent merkezindeki birçok müze görmeye değer. Anemon Hotel’in açılmasının da Eskişehir’in turizmine büyük katkısı olmuş.



Bugün ilk bakışta öğrenciler kenti ele geçirmiş gibi dursa da kentin geçmişi çok daha renkli bir mozaiğe işaret ediyor. Kentin asıl yerlisi Manavlar, Rus Çarlığı'nın yıkılmasından sonra, Kırım ve Orta Asya'dan gelen Tatarlar, Çerkezler ve Yörükler, kültürlerini ve yemeklerini birlikte yaşatmışlar. 19. yüzyıl gezgini G. Perrot’nun da bu birliktelik dikkatini çekmiş; ‘’batıda hiç görülmeyen bir olgu burada mevcuttur, bu imparatorlukta her biri başka din ve dilde, yedi sekiz ırk yanyana yaşarlar. Sivrihisar’da Nahiye Müdürü, Ermeni cemaati reisiyle çok iyi dosttur ve beraberce rakı içmektedirler...’’.



Eskişehir hala birçok turist için bilinmeyenlerle dolu. Örneğin kentin gizemli bölgesi Yazılıkaya Frig Vadisi. Yürüyüş ve fotoğraf meraklıları bu bölgeden etkilenecekleri gibi merkezde eski Hamamyolu’na doğru, kentin biraz köhne ama son derece samimi bambaşka bir yüzüyle de ilgileneceklerdir. Bu çarşının altında termal su olduğundan buraya Sıcak Sular da deniyor. Buradaki Bahçeli Şengül Hamamı’nın girişinde ‘’Hayatın sizden alıp götürdüklerini, Bahçeli Hamam’ın şifalı sularıyla yeniden kazanın!’’ yazıyor. Arka sokaklar bu yıpranmış dünyanın başka görüntüleriyle dolu. Yan yana dizili kulübelerde adeta bir lonca sistemi kurmuş olan ayakkabı tamircileri ve boyacılar harıl harıl çalışırlar. Birçoğu babadan oğuladır. Tıpkı Yalı Ekber Kıraathanesi’nde olduğu gibi. Süleyman’a babasından kalan, yarım asırlık kahvenin çayı kaynak suyundan, nargilesinin de meraklısı çok.



Kentin ilk kurulduğu yer, tarihi ve kentsel sit alanı olarak korumaya alınan Odunpazarı. Bu semtte renkli, ahşap süslemeli, cumbalı evler var. Bu evler arasında dolaşırken kentin bugünkü dönüşümü daha da çarpıcı geliyor. Dar ve çıkmaz sokaklardaki evlerin çoğunun bahçeleri, haremlik ve selamlık bölümleri var. Pencerelerin önündeki sedirleri, çarpıcı ahşap işçiliğine örnek dolapları, tavanları ve kalem işçiliğiyle bir Odunpazarı evine davet edilirseniz, geri çevirmeyin. Odunpazarı turunuzu hakkıyla tamamlamak için, fırından haşhaşlı ekmek ya da simit alın ve tarihi Aynalı (Bahçeli) Kahve’de bir çay için.



Eskişehir turunun, en can alıcı tarihi yapısı, kente 41 km mesafedeki Seyitgazi’de, bir Selçuklu- Osmanlı eseri olan Seyyid Battal Gazi Külliyesi. Seyyid Battal Gazi, 7. yy. sonları ile 8. yy.’ın ilk yarısında yaşamış bir halk kahramanı ve Anadolu savaşçısı. Soy kütüğünün Peygamber sülalesine kadar gittiği kabul ediliyor. Seyyid Battal Gazi, bu külliyede adına yaptırılmış olan türbede yatıyor. Eğer Battal Gazi’nin boyunun 2 m 30 cm olduğuna dair halk arasındaki inanışı bilmiyorsanız, türbeyi gördüğünüzde şaşıracaksınız. Malatyalı olduğu kabul edilen, iri yarı, boylu poslu Battal Gazi’nin sekiz metrelik bir sandukası var. Kral kızı ve Battal Gazi’nin eşi Elenora’nın mezarı da burada. Külliyenin avlusuna henüz gelmeden, girişte sağdaki türbeyse, Seyyid Battal Gazi’nin mezarını bulan kişi olarak kabul edilen Çoban Baba’ya ait. 12. yy.’ın sonları ile 13. yy. başları arasında yaşamış. Söylenceye göre, Çoban Baba, koyunlarının sık sık toplandığı ve bazı işaretler gördüğü bir noktanın Seyyid Battal Gazi’nin mezarı olduğunu söylemiş ve bu şekilde kabul edilmiş.


Seyitgazi’yi geçip 29 km güneye Afyon’a doğru ilerleyince, her sapak bir Frig dönemi kale, mezar ya da anıtına varır. Frigler, M.Ö. 1200 yıllarında, Anadolu’da büyük bir medeniyet kurmuş olan Hitit egemenliğine son verdiler ve M.Ö. 8.yy.’da başkenti Gordion olan bir krallık kurdular. Bugüne kadar bu uygarlığın gizli kalması, büyük ölçüde Frigler’in yazılarının okunamamasından kaynaklanıyor. M.Ö. 8.yy. ile 6. yy. arasında, Afyonkarahisar ve Kütahya’yı da içine alan Frig Krallığı, M.Ö. 696 yıllarında, Kimmerler tarafından yakılıp yıkıldı. Tanrı Apollon tarafından cezalandırılıp, eşek kulaklarını hayatı boyunca Frig Külahı ile saklamak zorunda kalan Kral Midas ise bu yenilgiyi kabullenemeyerek, batılı kaynaklara göre boğa kanı içerek intihar etti.


Frigler’in dini merkezi, Eskişehir’in Han ilçesinde kayalık bir platform üzerine kurulmuş olan Yazılıkaya’ydı. Burada, Frig kültürüne ait kale duvarları, yerleşim yerleri, kaya kabartmaları, kaya anıtları, kaya mezarları, basamaklı anıtlar, nişler, sunaklar, sarnıçlar, antik yollar günümüzde halen görülebiliyor. Frigler, Anadolu’nun daha önceki kültürlerinden, özellikle Hitit ve Urartu’lardan etkilenerek kaya işçiliğinde ileri seviyeye ulaşmışlardı. Bir tapınağın cephesiymişcesine, kaya yüzeyine işlenen Frig Kaya Anıtları, kutsal hayvanları arslan ve tek tanrıları Ana Tanrıça Matar (Kibele)’ye adanmıştı.

Yazılıkaya’daki en ünlü ve görkemli anıt Midas Anıtı. M.Ö. 6. yy.’ın başına tarihlenen, 17 metre yüksekliğindeki anıt adını, üzerindeki yazıtta yazılı Midas sözcüğünden alıyor. Hemen anıtın karşısında, Kırkgöz Kaya Mezarları var. Biraz daha yürüyünce, sarnıca inen kayaya oyulmuş merdivenler, oldukça iyi korunmuş. Yine burada Bitmemiş Anıt olarak adlandırılan kaya anıtının tamamlanmamış olması bize bu anıtların iskele kurulmadan ve hangi yöntemlerle yapıldığı konusunda bilgi veriyor. Yine bu bölgede görülebilecek Küçük Yazılıkaya (Arezastis) Anıtı, Kızlar Manastırı olarak adlandırılan Gerdekkaya Mezar Anıtı, Kümbet köyünün içinde bir köy evine yaslanmış, cephesinde aslan kabartmaları bulunan ve mezar odasında Solon kelimesi yazan Solon Mezarı (Aslanlı Mabet) var. Yaklaşık 1300 metre yüksekliklerde, düz tepeler üzerine, savunma amaçlı kurulan Frig kale tipi yerleşimlerde askeri soylular sınıfı yaşıyordu. Ana kayaya oyulmuş merdivenler ile kaya sarnıçlara, silolara, gizli geçitlere, kaya fasadlarına, kült anıtlarına ve kaya mezarlarına ulaşılıyordu. Yazılıkaya- Midas kenti bu kale tipi yerleşimlerin en önemlisi. Anıtsal dini yapıların çokluğu bu şehrin bölgenin dini merkezi olduğunu ve halk tarafından kutsal kabul edildiğini gösteriyor.


Bir demiryolları kenti olan Eskişehir’de, TCDD Demiryolları Müzesi, sivil ve askeri uçakların sergilendiği 40 dönümlük açık hava müzesi Havacılık Parkı, Türkiye’nin ilk arabası Devrim Otomobili’nin yer aldığı Tülomsaş gibi ilginç müzeler var. Kentle özdeşleşmiş lületaşının sergilendiği Lületaşı Müzesi’ni de atlamamak gerek. Yerli, yabancı sanatçıların lületaşı eserleri, uluslararası lületaşı yarışmalarında dereceye giren eserler ve Avrupa’ya ihraç edilen örnek parçalar burada görülebilir.



Lületaşı, 1952’den 1963’e kadar hammadde olarak sandıklara konup vagonlarla Viyana’ya gönderilirmiş.Viyana’da heykeltıraşçılık gelişmiş olduğundan, Türkiye’de lületaşı işlemeciliğinin oradan öğrenildiğine inanılıyor. Hammadde olarak Avrupa’ya ihraç edilip orada işlenmesi çoktandır önlendi. Şimdi Eskişehirli ustalar tarafından işleniyor ve ihraç ediliyor. 5 bin yıl öncesinden bilinen lületaşı, özellikle tütüne olan alışkanlığın yaygınlaşmasıyla, pipo olarak bütün dünyada tanındı. Hafif, gözenekli yapısı, nem ya da herhangi bir gazla temas ettiğinde bunları emiyor, tekrar kururken de nemin ve gazın artıklarını tutuyor. Bir lületaşı ustasının dediği gibi, ‘’Bu toprağın köylüsü doğuştan madencidir. Kışın lületaşı çıkarır, yazın çiftçilik yapar. En iyi tarlayı bildiği gibi, lületaşını nerede bulacağını da bilir’’. Usta yaratacağı eseri, taşın doğal şekline göre seçiyor, 50’ye yakın bıçak ve araçla çalışıyor. Çalışma sonunda nemini kaybeden ve sertleşen taş, suya batırılarak tekrar yumuşatılabiliniyor. Uzun sürede kurutulan taş, önce zımparalanıyor sonra ısıtılmış balmumuna batırılarak, ovarak parlatılıyor. Bu şekilde, rengi ve dokusu fildişine benziyor.


Eskişehir’i görmeye değer yapan özelliklerinden biri de bu kuşkusuz; bir taraftan kentte Paris havası eserken bir taraftan da tarihinde ve kültüründe çok daha fazlasıyla karşılaşmak mümkün.

Kuzey Kıbrıs


Kuzey Kıbrıs’ı başka bir gözle tanımak için öneriler…
‘’Adalar, zamanın tüm yalnızlığı içinde, farklı yazgıların karşılaşabileceği ve birleşebileceği yerlerdir’’ diye yazmış İngiliz yazar Lawrence Durrell. Yazar, 1950’lerde huzurlu bir Akdeniz adası olan Kıbrıs’ın Bellapais köyüne yerleşmişti.
Bugün Kuzey Kıbrıs’a, yazarın anlattığı gibi yalnız ve romantik bir adanın özelliklerini yakıştıran muhtemelen pek kalmamıştır. Çünkü burası yıllardır ve hala, 24 saat açık, sekiz yüz küsur kumarhanesinin arasında, Doğu Avrupa ve Asya’nın en büyük kumarhanesinin de bulunduğu, “casino” ve “plaj” kültürüne hizmet eden bir ada olarak hafızalarda yer etti. Oysa rivayetler çeşitli; buraları köpüklerin sürüklediği bir istiridyenin içinden doğan ve altın kumların bir tül gibi yüzünü örttüğü Afrodit'in kıyılarıymış… Sezar, Kleopatra’ya aşkını kanıtlamak için bu adayı ona hediye etmiş… Bunları geçelim…



Kuzey Kıbrıs daha fazlasını hak etmesine rağmen, dünya ülkeleri tarafından tanınmaması ve Türkiye hariç başka hiçbir ülkeden direkt uçuşun olmaması, 2.5 milyon turistin geldiği güney Rum kesimine karşın burasını her yıl sadece 400 bin turistle yetinmeye mecbur bıraktı. Oysa Kuzey Kıbrıs, insanında da doğasında da, hala turizmin bozamadığı bir bakirliğe sahip. Kilometrelerce uzanan plajlardan kokulu portakal bahçelerine, karlı dağlardan yemyeşil vadilere, dingin manastırlardan gizemli kalelere, sınırsız ovalardan ıssız köylere, işte size hayatı yavaştan alan bu yalnız adayı görmek için birçok neden.



GİRNE KALESİ’NDEN ESKİ LİMANI SEYREDİN:
Girne, Kuzey Kıbrıs’ın ‘’turizm başkenti’’. 70 km mesafedeki Türkiye kıyılarına bakan, Girne Kalesi’ne sırtını veren at nalı şeklindeki limanı, kafe, restoran ve otele dönüştürülen eski liman yapılarıyla, burası Akdeniz’in en hoş atmosferi olan kıyılarından biri. Liman kentin en hareketli yeri; özellikle yazın, akşamüstleri yerliler, turistler gezinir ve balıkçı teknelerini seyrederken, denize sıfır kafelerde oturulur. Girne’ye turist çeken en büyük unsurlardan biri kumarhaneler kuşkusuz. Oysa Girne en çok bir zamanlar İngilizler tarafından hapishane olarak kullanılan Bizans Kalesi’yle ünlü. 2300 yıllık, dünyanın en eski korunmuş gemi batıklarından biri de burada sergileniyor. 1950’de ünlü İngiliz yazar Lawrence Durrell’in Girne yakınındaki Bellapais köyünde bir ev almasıyla, birçok İngiliz buraya yerleşmiş. Bugün kendilerine ait bir kiliseleri ve bir sosyal kulüpleri var.



TEMBELLİK AĞACI’NIN ALTINDA ‘’ACI LİMONLAR’’I OKUYUN:
1950’lerde huzurlu bir Akdeniz adası olan Kıbrıs’ın Bellapais köyüne yerleşen İngiliz yazar Lawrence Durrell, ‘’Acı Limonlar’’ adlı kitabında, Rumlarla Türkler’in birlikte yaşadığı bu köyde, bir ev alıp restore etmenin zorluklarının yanısıra, köy hayatının küçük entrikalarını ve dedikodularını da anlatır. Köy insanlarının en büyük keyfi, köy meydanındaki ağaçların altında rehavet içinde oturup laflamaktır. Bu ağaçların arasında bugün hâlâ duran ve adı o günden beri değişmemiş bir ağaç var: ‘’Huzur (Tembellik) Ağacı’’. Durrell de, saatlerce köylülerle bu ağacın gölgesinde oturur, onlarla içki içip sohbet eder ve izlenimlerini yazardı; ‘’Bella Pai (Güzel Ülke), içsel hayalgücünü yakalamaya ve elde tutmaya çalışan kimselerin simgesiydi, barış burasını tanımlamak için kendi kafamda sürekli tutacağım kavramdı’’ diye yazmıştı. Bir gün, Huzur Ağacı’nın altından kahkaha, köy kahvesinden selam gelmez olur. Durrell evini ve adayı terk eder. Adanın hâlâ en güzel köylerinden biri olan Bellapais’in yeni adı Beylerbeyi. Bugün artık köyde sadece Kıbrıs’a yerleşen İngilizler ve birkaç Kıbrıslı Türk aile yaşıyor. O dönemde İngiliz Krallığı’nın memuru olan ve ‘’Kıbrıs trajedisine hem köy kahvesinden, hem de Hükümet Konağı’ndan’’ bakabildiğini söyleyen Durrell’in, üzerinde ‘’Acı Limonlar’’ tabelası olan evi bugün artık sezonluk olarak kiralanıyor.



BELLAPAİS MANASTIRI’NI BİR DE GECE GÖRÜN:
Girne’ye 10 km mesafede bir dağ köyü olan Bellapais (Beylerbeyi), hem adanın en turistik noktalarından biri hem de İngiliz yazar Lawrence Durrell’in yaşamak için seçmiş olduğu yer. Ne kadar turistik olursa olsun, adanın en görkemli yapılarından olan Bellapais Manastırı (Yazın 09:00- 19:00, kışın 09:00- 17:00 saatlerinde açık, 0392 815 75 40) kaçırılmamalı. Yakın Doğu’daki Gotik sanatının en güzel örneği olarak kabul edilen bu manastır, ada Osmanlılar’ın eline geçtikten sonra Yunan Ortodoks Kilisesi’ne verilmiş. Manastırı gezerken, kemerlerdeki dantel süslemeler ve mükemmel Gotik taş işçiliği örnekleri gözden kaçmamalı.



GİRNE KALESİ’Nİ KAÇIRMAYIN:
Girne’nin en etkileyici yeri, limanın bir ucunda bulunan Girne Kalesi. Ayrıca limanın en güzel görüntüsü de kaleden. Kalede sergilenenler arasında en ilginci, 1965’te bir balıkçı tarafından Girne’nin 1.5 km açığında, 3 metre derinlikte bulunan ve bugün ısısı kontrol altında tutulan bir salonda sergilenen Halep çamından yapılma 2300 yıllık gemi batığı. Geminin bir Suriye ticaret gemisi olduğu ve bir fırtınada battığı sanılıyor.



LEFKOŞA SARAY OTEL’DEN KUZEY VE GÜNEYİ SEYREDİN:
Lefkoşa, dünyanın bölünen son başkenti... Yeşil Hat, Lefkoşa’yı güney ve kuzey olarak ikiye ayırıyor. Kuzeyi Türk, güneyi ise Rum tarafı. Saray Oteli’nin tepesinden bakıldığında, her iki tarafı da görmek mümkün. 80 bin nüfuslu Kuzey Lefkoşa, adanın tam ortasında, Kuzey Kıbrıs’ın ticari ve politik başkenti. Yüksek binaların bulunduğu ve nüfusun yoğun olduğu güney tarafının yanında Kuzey Lefkoşa daha mütevazı duruyor. Bugün Yeşil Hat olarak bilinen sınır, bir İngiliz kumandanın adayı harita üzerinde yeşil bir kalemle bölmesi sonucu bu adı aldı.



LEFKOŞA’NIN TARİHİ MAHALLELERİNDE DOLAŞIN:
Lefkoşa’yı yürüyerek gezmeli. Kuzey Lefkoşa’nın en ilginç görülecek yerleri, Korkut Efendi ve Selimiye bölgelerinde. Hemen güneyde, Yeşil Hat’a yakın dükkan ve restoranların bulunduğu trafiğe kapalı bir bölge var. Eski kentin batısındaki Karamanzade ve Arabahmet mahalleleri de görmeye değer. Osmanlı kervansarayları Büyük Han ve Kumarcılar Han, ortaçağ kervansaraylarının bugüne kalan ender örneklerinden. Büyük Han’ın güzel avlusu etrafında, Kıbrıs’a özgü yemekler sunan lokanta, kafe ve el sanatları dükkanları, Belediye Pazarı’nın karşısında, 14. yüzyıla ait gotik bir kiliseden dönüştürülen Bedesten var. Bir başka pazaryeri tüm canlılığıyla Kıbrıs Türkleri’nin mutfağını yansıtan Bandabulya (Kapalı Çarşı), İngiliz koloni döneminden kalma. Yine bu bölgedeki, Lüzinyanlar devrinden kalma en görkemli Gotik yapılardan biri olan Aya Sofya Katedrali yani bugünkü Selimiye Camii mutlaka görülmeli.



EN GÜZEL PLAJLARINDA YÜZÜN:
Mağusa Bölgesi’nde Club Glapsides, Silver Beach, İskele Belediye Plajı, DAÜ Beach Club, Girne’nin doğusunda Çatalköy bölgesinde Alagadi Plajı, Acapulco Plajı, Vogue Beach, Girne’nin batısında Kervansaray bölgesi’nde, 1974’te Türk askerinin adaya ilk ayak bastığı nokta olan Yavuz Çıkarma Plajı (Escape Beach) ve Karpaz Yarımadası’ndaki Altınkum kumsalı, Kuzey Kıbrıs’ın en güzel plajları.



SALAMİS ANTİK KENTİNİ GEZİN:
Gazimağusa’nın 9 km kuzeyinde, Kuzey Kıbrıs’ın en önemli ören yerlerinden biri Salamis antik kenti. Bir zamanlar şair ve filozofların yaşadığı bu zengin kültür ve ticaret kentinin altın çağı Roma devrindeymiş. Salamis Nekropolü de görmeye değer. M.Ö. 7.- 8. yüzyıla ait 150 mezar içinde, açığa çıkarılmış olan dokuz mezara dayanılarak, buraya Kral Mezarları adı verilmiş. Bu Miken mezarlarına, krallar ve asilzadeler, kıymetli eşyaları ve hatta en sevdikleri esirleriyle birlikte gömülürlerdi. Hatta bir kralı mezarına taşıyan iki atı da, daha sonra kurban edilerek yanına gömülmüş. Bugün bir camekan içinde bu atlardan birinin iskeletini görmek mümkün.



KIBRIS MUTFAĞIYLA TANIŞIN:
Kıbrıs’ta, sipariş etmenize fırsat kalmadan masanız mezelerle dolar. Sarmısak ve limonla terbiye edilmiş Kıbrıs zeytini (çakıstez) , cacık, kaz ayağı turşusu, pancar turşusu, golyandro bitkisinin tohumu ve Kıbrıs'ın ünlü Hellim peyniri … Bir başka Kıbrıs spesiyalitesi de molehiya. Sadece Kıbrıs’ta ve Nil kıyılarında yetişen, nane kokusunda, reyhan otu görüntüsünde ve biraz da bamya tadındaki bu bir tür ot, kuzu eti ya da tavuk ile sulu bir yemek olarak hazırlanır. İlginç bir başka sebze de, Kıbrıs’ın dışında bilinmeyen kolokastır. Geleneksel bir kış yemeği olan kolokas, patates familyasından bir bitkidir, patatesten daha tatlıdır ve görüntüsü kerevize benzer. Bu bitkinin kökü gelişir ve kolokası oluşturur. Kolokas, bol limon ve kereviz sapıyla pişirilir. Kıbrıs mutfağında kerevizin sadece sapının kullanıldığını, gövdesinin yenmediğini, sapından turşu ve salata yapıldığını da belirtmekte yarar var. Kabak çiçeği dolması da mezelerin arasında yer alır ve Kıbrıslı hanımlar kabak çiçeklerini açıkken toplamak için sabah erkenden iş başı yaparlar. Kıbrıs’ın ünlü Şeftali Kebabı hakkında farklı rivayetler var. Şeftali gibi kızardığından mı, görüntüsü şeftaliyi andırdığından mı yoksa ilk kez yapan şefin adı Ali olduğundan mı böyle anılır bilinmez ama Kıbrıs’a gelip de bu kebabı denemeyenlerin sayısı azdır. Baharatlı ve maydanozlu kıyma harcı böbrek zarına sarılarak ızgarada pişirilir. Lefkoşa'daki Anibal Restaurant, bu kebabın adreslerinden. Kıbrıs'a özgü bir güveç türü olan Küp Kebap, kuzu etinin birçok sebzeyle birlikte bir toprak küpte kısmen yere gömülü olarak uzun süre pişirilmesiyle yapılır. Bu nedenle ‘’Kuyu Kebabı’’ olarak da anılır. Girne’de Atatürk Meydanı’ndaki Niazi’s ünlüdür. Ayrıca Girne’nin 30 km batısında, Kormakiti (Koruçam) köyünde Yiorgo Kasap’ın Yeri var. Burada Kıbrıs'ta yaşayan arap asıllı Hristiyan azınlık Maronitler yaşar. Küp Kebap anlaşılmazsa ‘’Kleftigo’’ demeyi deneyin. Lalangi, Kıbrıs’ın bir başka geleneksel yemeği. Sıcak ya da soğuk yenebilen yemek, tavşan suyunda hazırlanmış mayalı hamurun içine konulan tavşan etinden oluşuyor. Kıbrıs’ta neredeyse bütün meyvelerin macunu yapılır. Ceviz, turunç, karpuz, hurma, kabak, patlıcan macunları en yaygın olanları. Macunlar yazın buz üzerinde servis edilir. Adanın lezzetli kara zeytinyağı ve ‘’sour brandy’’si ünlü. Lefkoşa’da, 19. yüzyıla ait bahçeli bir Ermeni evinde servis veren Boghjalian Konak Restaurant (www.boghjalian.com), Kıbrıs’ın en iyilerinden.



LALA PAŞA CAMİİ’NİN BÜYÜSÜNE KAPILIN:
Girne Kuzey Kıbrıs’ın ‘’turizm bakşenti’’yse, Gazimağusa ‘’tarihi başkenti’’. Burası, Akdeniz’in surlarla çevrili en önemli limanlarından biri. Gazimağusa’da eski kentin her yerinden görülebilen ve bugün Lala Mustafa Paşa Camii olarak ibadete açık olan, bir zamanların St. Nicholas Katedrali, Kıbrıs’taki Gotik Lüzinyan mimarisinin en iyi örneği. 1298- 1326 yılları arasında, Kudüs krallarının taç giyme törenleri için inşa edilmiş, 1954 yılına kadar buraya Mağusa Aya Sofya’sı denmiş ancak bu tarihten sonra camiye ‘’Kıbrıs Fatihi’’ olarak bilinen Lala Mustafa Paşa adı verilmişti. Caminin bulunduğu meydan ve çarşı, kafeleri ve çay bahçeleriyle, kentin en canlı yerlerinden.



OTELLO KULESİ’NDEN MAĞUSA LİMANI’NA BAKIN:
Gazimağusa’nın köklü tarihinin en sağlam kanıtı, eski kentin sınırlarını belirleyen görkemli korunma surları. Bu surlar boyunca yürüyerek ve bazı kulelerin üzerine çıkarak, bir zamanların bu zengin ve önemli kentini en iyi şekilde algılayabilmek mümkün. Eski kentin kuzeydoğusunda, denize doğru, 1492 yılında Venedikliler tarafından surların uzatılması için yapılan Otello Kulesi (Kalesi), aslında Deniz Kapısı ile limanı korumak için yapılmış. Söylentiye göre, Kıbrıs’ı 1481 yılında ziyaret eden Leonardo da Vinci, buranın tadilatıyla ilgili tavsiyelerde bulunmuş. Bu kaleyle Otello adının arasındaki ilişki, Kıbrıs’ın İngiliz koloni devrine ait. Shakespeare’in ‘’Kıbrıs’ta bir liman kentinde’’ geçen Otello oyununda buradan bahsettiğine inanılıyor. Deniz Kapısı’nın girişindeki mermer aslanla ilgili anekdota göre, kentte yakınanlara ‘’şikayetin varsa git aslana anlat’’ denirmiş...



BAKİR KARPAZ YARIMADASI’NI BİSİKLETLE DOLAŞIN:
Bir cezveye benzeyen Kıbrıs adasının sapı Girne’den 180 km mesafedeki Karpaz Yarımadası Milli Parkı. Kuzey Kıbrıs’ın bu en bakir bölgesi, doğuya adeta Suriye’ye uzanıyor. 1974’ten beri hemen hemen hiç el değmemiş... Yol boyunca yabani eşeklere, koyun sürüsünü güden bir çobana rastlayabiliyorsunuz. Uçsuz bucaksız ovalar, ıssız köyler, tek tük kulübelerin bulunduğu, kaplumbağaların yumurtlamak için seçtiği sakin kumsallar var. Burası Kuzey Kıbrıs’ın en güzel kumsallarına ve en güzel günbatımları sahip. Hiçbir tesisin bulunmadığı, kum tepeleriyle, alabildiğine uzanan bakir Altınkum kumsalı adanın en popüler plajlarından. Mayıs- Ağustos ayları arasında, caretta carettalar ve yeşil kaplumbağalar buraya ve Girne’ye 19 km mesafedeki koruma altındaki Alagadi kumsalına yumurtluyorlar. Bölge ayrıca yabani çiçeklere ilgi duyanlar ve bisikletle gezmeyi sevenler için, özellikle baharda büyüleyici. Az ziyaret edilen ve kitle turizminden alabildiğine uzak bu bölgede aynı zamanda Türklerle Rumlar’ın birlikte yaşadıkları köyler var. Adanın en güzel günbatımları da burada.



BEŞPARMAK DAĞLARI’NDA YÜRÜYÜN :
Kuzey Kıbrıs’ı bir başka yönüyle yaşamak isterseniz adada trekking turları düzenleyenlerin peşine takılın. Maceracı olanlar, Kyrenia Range Walks'ın (0392 815 72 97, www.kyrenia-range-walks.com), farklı parkurları hakkında John'dan bilgi alabilirler. Emekli olunca Girne'ye yerleşen 60'larında iki İngiliz, Temmuz ve Ağustos ayları hariç ve kışın da çok yağmurlu ve soğuk olmadığı zamanlar dahil yıl boyunca yürüyüş turları düzenliyor. Girne Dağları yürüyüşlerinde, Koruçam parkuru, Buffavento Orman Yolu, Kantara Trek gibi, 8 km’den 20 km’ye kadar değişen, günübirlik ya da konaklamalı, rehberli trekking turları var.



GÖKYÜZÜNE TIRMANIN:
Adeta gökyüzüne çıkan 480 basamağı ve masalsı havasıyla, Girne’ye 10 km mesafedeki St. Hillarion Kalesi’nin, Walt Disney’in Fantasia filmine ilham kaynağı olmasına şaşmamalı. Gizli odaları, tünelleri, dik merdivenleri ve geçitleri olan kale efsaneye göre adını 8. yüzyılda hayatının son yılını burada geçiren ve öldüğünde buraya gömülen bir keşişten alıyor. Mezarının üzerinde bir kilise bulunmuş ve sonra da çevresine bir manastır inşa edilmiş. Kalede, Lüzinyanlar’ın ‘’Kraliçe’nin Penceresi’’ olarak bilinen saray penceresinden Karmi köyünün olağanüstü manzarasını seyredin.



ST. ANDREAS MANASTIRI’NDA RÜZGARA TESLİM OLUN:
Cezve sapının en ucuna, yani Zafer Burnu’na doğru, rüzgarların mucizelere, mucizelerin de yolculara eşlik ettiği bir yer var; St. Andreas Manastırı... Burası, ‘’mucizeler yaratan’’, ‘’rüzgarın hakimi’’ ve ‘’yolcuların koruyucusu’’ olan Apostolos Andreas’a adanmış. Bir balıkçı olan Andreas, İsa tarafından Hıristiyanlığı yaymak için papazlığa çağrılır. Efsaneye göre, Andreas Kudüs’e bir yolculuk yapmaktadır. Kaptanın gözü kördür ve yolculuk sırasında suları biter. Andreas, kaptanın gözlerini tedavi eder ve bugünkü manastırın olduğu yerde su bulur. Kaptan, Andreas’ı ödüllendirmek isterse de, o bunu kabul etmez. Bundan etkilenen kaptan ve mürettebatı, Hıristiyanlığı benimser. Bugün bu manastır, hem Kıbrıslı Türkler hem de Rumlar tarafından kutsal sayılıyor ve Apostolos Andreas özellikle göz hastalıklarını tedavi eden bir aziz olarak biliniyor.



MARAŞ’TA DURAN ZAMANA TANIK OLUN:
Mağusa’nın güneyindeki Maraş ya da Rumca adıyla Varoşa olarak bilinen bölge, 1974’teki askeri harekattan önce, adanın 35 bin yataklı en büyük turistik bölgesiydi. Adanın en güzel plajlarına sahip olan Mağusa’nın rivyerasındaki bu görkemli tesislerin sahipleri, daha çok Rumlar ve yabancılardı. Askeri harekat başlamadan önce, kısa bir süre sonra geri döneceklerini düşünerek herkes burayı olduğu gibi terk etti. 30 yıldır evler, dükkanlar, oteller o gün bırakıldığı gibi duruyor. Ancak arabayla dolaşırken tel örgülerin dışından ve Palm Beach Hotel’in plajından görülebilen bu yasak bölgede Maraş Plajı’nda yürüyerek binalara cephelerinden bakabilir ve örgü tellerden zamanın nasıl donduğuna şahit olabilirsiniz.



MÜZELERE VAKİT AYIRIN:
Kuzey Kıbrıs’ın tarihine ışık tutan müzeler de görmeye değer. Lefkoşa’da, bugün Mevlevi Müzesi olarak ziyaret edilen 17. yüzyıla ait Mevlevihane, 1891’de Kıbrıs’taki ilk Türk Gazetesi Zaman’ı çıkaran Derviş Paşa’nın konağından dönüştürülen Derviş Paşa Konağı Etnografya Müzesi, kentteki 260 özellikli Osmanlı binası arasındaki Saçaklı Ev, gotik tarzdaki konak Lüzinyan Evi ve Barbarlık Müzesi de görülebilir. Güzelyurt güzergahı üzerindeki 1956 tarihli Mavi Köşk, Makarios’un avukatı ve Orta Doğu’nun en büyük silah tüccarı İtalyan asıllı bir Rum olan Pavilides’e ait. Gazimağusa’da Venedik Sarayı’nın avlusuna açılan ve Namık Kemal’in 36 ay boyunca hapsedildiği zindan, bugün Namık Kemal Zindanı ve Müzesi. Yazar, 1873’te, Gedikpaşa Tiyatrosu’nda ‘’Vatan Yahut Silistre’’ adlı oyununun sahnelenmesinin ardından, sarayın tepkisini çekmiş ve Sultan Abdülaziz tarafından Kıbrıs’a sürülmüştü

Güneydoğu


Taş konakları ve efsanevi mutfağıyla, Güneydoğu serpiliyor.
Güneydoğu, taşıyla toprağıyla bir hayat dersidir. Gerçek anlamda, baktıkça derinleşen bir tarihin, zengin bir kültürün ve rastlanması zor bir konukseverliğin topraklarıdır. Bir taraftan da acı ile tatlı, etle tırnak gibidir burada. Zorlu bir coğrafyanın, imkansızlıkların, göçlerin, aşiretlerin ağırlığı vardır hayatlarda. Buna rağmen, gözleriyle konuşan, kalbi temiz, samimi, karakterli Güneydoğu insanının kapısı her daim açık olmuştur. Her zaman davetlisinizdir; yemesi içmesi, düğünü derneği, giyimi kuşamı bir şenliktir, imrendirecek kadar renklidir.



Adeta Türkiye içinde bir başka ülkedir Güneydoğu, boydan boya katetmeye değer. Bilen gider, gezmenin gerçek anlamına varmış olan yola çıkar. Uzun yıllar turizmin üvey çocuğuydu. Artık serpiliyor. Mardin çoktandır yolunu çizdi, yıllarca ihmal edilmiş bir bölgede “moda” olmayı bile başardı. Gaziantep, Urfa ve hatta Midyat da artık dilden dile dolaşıyor. Asırlık taş konaklar, kusursuz restorasyonları, muhteşem taş işçilikleri, yöreselle şıklığı bağdaştıran tarzları, aile yadigârı objelerin sıcaklığı ve kararında bir otantiklikle Türkiye’nin en özellikli otelleri arasına giriyor. Yörenin efsanevi mutfağı bu bölgeye gelmek için başlı başına bir neden bile olabilir. Güneydoğu’ya gidin, hiç düşünmeden...



Gaziantep, masalsı çarşıları, sıra dışı esnafı, hamamları, dış dünyadan kopuk eski evleri ve dillere destan yemekleri ile en görmüş geçirmiş gezgini bile etkileyebilen bir kent. Çocukların ve seyyar satıcıların arka sokaklarda yankılanan sesleriyle uyanırsınız, pencerenizi aralarsanız karşı evlerin damlarına sıra sıra, iplere dizilmiş, kurutulmuş biberler, patlıcanlar asılmıştır. Eski kentte yüzyılı aşkın evler, yüksek duvarların ardında taş konaklar var. Bir zamanlar buralarda zenginler yaşarmış. Sonra Yeni Gaziantep’te yapılan apartmanlara yerleşmiş, evlerini de ucuza kiralamışlar. Kent içindeki birçok eski ev de, yeni yapılan otoparklara kurban edilmiş.



Antep’te bir semt var, adı Şehreküstü. Diyorlar ki, adamın biri sevdiği bu kentin gidişatı üzerine umutsuzluğa kapılınca, şehrin dışına taşınmış, mahallesine de bu adı takmışlar. İyi ki bu evleri yaşatmaya kararlı bir iki kişi çıktı da Gaziantep Güneydoğu’nun kalmaya ve görmeye değer rotalarından biri haline geldi. Antepli Mizyal Karabiber Nacaroğlu, 130 yıllık bir Antep evini restore ederek ilk adımı atmış. Belkıs Han (0342 231 10 84, 0532 356 98 84, www.belkishan.com), benzeri diğer asırlık taş konaklar gibi kocaman avlusu, avlu taşları, minyatür çeşmeleri, odaların tavan yükseklikleri ve duvar resimleriyle, burada en az bir gece kalmanın Güneydoğu yolculuğunuza neler katacağının bir kanıtı. Yastıkların altından sürpriz çıkan ve bütün yataklara yayılan sabun kokusu, bir tek kuş sütü eksik kahvaltısı, yüksek duvarların koruduğu huzurlu avlu, odaların içinde paravanla ayrılmış sıra dışı tuvaletler ve kenti üzerine her soruya cevabı olan ev sahibesi Mizyal... Mizyal yoksa, tavan arasındaki davetkar kitaplıkta Gaziantep üzerine her türlü bilgiyi bulmak mümkün.



Mizyal, Türkiye ve yurtdışında sergiler açan, yerli yabancı galerilerde aranılan bir ressam, babasından kalan un fabrikasını kapatmak yerine başına geçmiş bir iş kadını, Mizyal Sanatevi’nde resim öğrettiği, birlikte okul duvarlarını boyadığı çocukların sevgilisi, yorulmak bilmeyen bir gezgin, anne ve her şeyin ötesinde sıkı bir Antepli. “Milliyetçi bir Antepli’yim” diye tanımlıyor kendini, “yurtdışında okudum ama burayı çocukluğumdan beri sevdim. Hala ilkokulda alışveriş ettiğim yerlerden alışveriş ederim. Dışarıyı özlediğim hiç olmadı. Yöresellikten evrenselliğe geçmeyi amaçladım hep. Bu kentin turizm elçisiyim ve tanıtımını her şekilde yapmaya kararlıyım. Belkıs Han da, bunun bir parçası.”



Kale gibi yüksek duvarların ardında kalmış olsa da Gaziantep’in çehresini değiştiren, kentte konaklamayı aklından geçirmeyenlerin gönlünü çelen bir yer de Anadolu Evleri (0342 220 95 25, www.anadoluevleri.com). Kentin ilk yerleşim bölgesi olan kale civarına yakın, kapalı bir avlu içinde, birbirine komşu 150- 200 yıllık dört taş konaktan oluşan yapı, Antep çevresindeki ocaklardan çıkarılan “havara” denilen, kışın sıcak, yazın serin tutmasıyla ünlü bir taştan inşa edilmiş. Abartıya kaçmadan, orijinalin güzelliklerini ortaya çıkararak, konforlu nostaljik bir şıklıkla restore edilmiş evlerin ardındaki isim, başarılı bir iş hayatına arkasını dönerek motosikletiyle yeni ufuklar aramaya çıkan ve Antep’te yerleşmeye karar veren Timur Schindel. Avlusundan odalarına, banyolarından ortak mekanlarına zevkli detaylarıyla Güneydoğu’nun en tarz sahibi otellerinden biri.



Zeugma mozaiklerinin bulunduğu Gaziantep Arkeoloji Müzesi, başlı başına Gaziantep’e gelmek için bir neden. Yemekleri de öyle... Antep mutfağının en büyük özelliği, yemeklere tat veren baharatlar, salçalar ve karışımlar. Köftelerden, içli köfte, çiğ köfte, ekşili köfte, ufak köfte, malhıtalı (mercimek) köfte, yoğurtlu ufak köfte, kebaplardan kuşbaşı (tike) kebap, kıyma kebabı, patlıcan kebabı, soğan kebabı, simit kebabı, ciğer (cağırtlak) kebabı denenebilir. Ayrıca yuvarlama (nohutlu yoğurt çorbası benzeri bir sos içinde, kuru soğan ve pirinçle iyice dövülerek, küçük toplar halinde yuvarlanan et parçaları), lahmacun, karışık dolma, maş çorbası, beyran, şiveydiz, yaprak sarması, çağla aşı, kabaklama, doğrama, kaburga dolması, borani, Ali Nazik kebabı, yoğurtlu patates, meyhane pilavı, pişi böreği, tatlı olarak da baklava, bülbül yuvası, künefe, burmalı kadayıf, Antep fıstığı ezmesi, sarma, katmer Antep mutfağının ün salmış tadları.


Geleneksel el sanatlarının satıldığı dükkanları, Kent Müzesi, pub, restoran ve kafesiyle Bayazhan (0342 221 02 12, www.bayazhan.com.tr), adeta kent içinde bir kent. İstanbul’da birçok şubesi var diye Sahan restoranlar zincirinin Antep’teki halkası Şirehan’ı (0342 220 46 46, www.sirehan.com) ihmal etmeyin. Bir asrı aşkın bir süredir kalitesinden ödün vermeyen ve ilk günden beri tarihi Bakırcılar Çarşısı içinde hizmet veren İmam Çağdaş Et Lokantası (0342 231 26 78, www.imamcagdas.com), et yemekleriyle ün salmış Çulcuoğlu Et Lokantası (0342 231 02 41), sizi tiryakisi yapacak baklavasıyla Burhan İnal (0342 231 32 26), Gaziantep’te damak tadınızı değiştirecektir.



Urfa’nın kutsal bir havası var. Etrafına huzur veren bir gölde kutsal balıklar, güneşin taşlarına altın renk verdiği serin camiler, minarelerin etrafında uçan güvercinler, kokulu gül bahçeleri, bir mağaranın duvarlarında yankılanan dualar... Şanlıurfa, Mezopotamya’nın en eski yerleşimlerinden. Arap tarihçisi Ebul Faraç’a göre Urfa, Nuh tufanından sonra yeryüzünde kurulan ilk yedi yerleşimin ilki. Tek tanrılı dinler ile çok tanrılı dinlerin önemli merkezlerinden biri. Müslüman, Musevi ve Hıristiyanlar’ın birlikte sahip çıktığı, ayrıcalığı olan bir kent. Bu üç din tarafından da tanınan Hz. İbrahim’in burada doğup yaşadığına inanılması, Urfa’nın bu dinlerin toplulukları tarafından kutsal sayılarak ziyaret edilmesinin en önde gelen nedeni. Hz. Adem’in çiftçilik yaptığı, Hz. Eyyüp, Hz. Şuayp, Hz. Elyasa gibi peygamberlerin yaşadığı Urfa, ‘’Peygamberler Kenti’’ olarak anılıyor. İsa Peygamber, bu kenti kutsadığına dair bir mektubunu ve yüzünü sildiği mendiline çıkan mucizevi portresini Urfa Kralı Abgar Ukkama’ya göndermiş, Hıristiyanlık devlet dini olarak dünyada ilk defa bu kral tarafından Urfa’da kabul görmüş.



Şanlıurfa’nın bir özelliği de GAP’ın (Güneydoğu Anadolu Projesi) kalbi sayılan Atatürk Barajı nedeniyle projede önemli bir yere sahip olması. Bölgede yapılan yatırımların üçte biri bu kente yöneltiliyor. Son yıllarda kentin gelir düzeyi sürekli artış gösterdi. Harran Ovası’na su verilmesiyle bu toprakların kaderi tamamıyla değişti. Urfa’da beş yıldıza kadar çıkan konaklama seçenekleri var. Büyük oteller olmalarına rağmen birçoğu mimari açıdan kentin tarihi dokusuna ayak uydurabilmiş. Harran’da ise seçenekler hala oldukça kısıtlı.



Eski Valilik Konukevi, özelleştirilmesinin ardından bugün Urfa’nın en dikkat çeken konaklama alternatiflerinden biri. Cevahir Konukevi (0414 215 93 77, www.cevahirkonukevi.com),19. yüzyılın sonlarında haremlik ve selamlıklı, geleneksel Urfa evleri planında inşa edilmiş. Avlulu taş konağın sahibesi Cevahir Asuman Yazmacı, Urfa Viranşehirli girişimci, cesur bir genç kadın. Dekorasyonda olduğu kadar, yöresel mutfakta da farklılık yaratabilmek için restoranda aileden kalma tatlara yeniden hayat vermiş. Börülce, nohut ve pancarlı Boranı yemeği ve pazarları bahçede verilen açık büfe kahvaltının meraklısı çok. Urfa’nın geleneksel sıra geceleri kışın konukevinin şark odalarında yazınsa bahçede yapılıyor. Çiğ köfte ve cevizli fıstıklı şıllık tatlısı ikram ediliyor. Terastan Urfa Kalesi dokunulacakmış kadar yakın. Odalarsa Urfa Kalesi ve Dergah Sit Alanı manzaralı. Balıklıgöl ve Dergah karşısında bu civarda gezerken soluklanmak ve karın doyurmak için Halil İbrahim Sofrası (0414 216 84 44) ve Çardaklı Köşk Restaurant (0414 217 10 80) gibi yerler var. Ancak eğer ciğer seviyorsanız ve biraz da eğlenmek istiyorsanız, Yusufpaşa Camii karşısındaki Sembol Ciğer Salonu’na (0414 215 70 49) uğrayın. Mangalda pişirilen yumuşak ve lezzetli ciğeri, önünüzdeki tahtada kestiğiniz otlarla birlikte dürüm yapıp yiyorsunuz. Oturma düzeni Urfalılarla sosyalleşmek için birebir.



Çoğunluğun aksine Urfa’da konaklamak yerine, Harran’da yıldızların altında bir gece geçirmek isteyebilirsiniz. Özyavuz ailesinin asıl amacı artık yaşanmayan ve ahır ya da samanlık olarak kullanılan geleneksel Harran evlerini yaşatmak ve buralarda turistleri ağırlamak. Haliloğlu Reşat Özyavuz’un babasından kalan, Ulu Camii’nin yanındaki 160 yıllık, 18 kubbeli Harran Evi (0414 441 20 20, 0544 441 60 63) herkese açık. Burada ister ikram edilen çayı içerken geleneksel Harran kıyafetlerini giyip fotoğraf çektirebilir ister evlerin içindeki yer sofralarında yöresel yemekleri tadabilirsiniz. Bu bölgenin insanları gibi mırra (acı kahve) içip tahtlara yerleştirilen şiltelere uzanmak ve geceyi çöl sessizliği içinde sonlandırmak da bir seçenek. Kararınız ne olursa olsun, kızlı erkekli 14 kardeş sizi rahat ettirmek için elinden geleni yapacaktır. Civarı gezmeye başlamadan önce Reşat’tan bölge hakkında bilgi almak için de uğrayabilirsiniz.



“Mardin’de ben taşların dilini öğrendim. Gökyüzünün yakınlığını ve uçsuzluğunu. Sapakları, açmazları, dorukları, yalnızlıkları...O kıraç sessizliğiyle güneşe komşu evlerin serin ayvanlarında oturup, bütün ufkun yalnızca bir bozkır olduğu o taşkentte insanlar birbirlerinin masallarını dinliyor, birbirlerinin masallarına inanıyorlardı. Sıcağın hiçbir şeyi, hatta zamanı bile kımıldatmadığı o kızgın öğleüzerlerinde; ya da bol yıldızlı gecelerin, damlara, avlulara serilmiş bitişik yataklarında fısıldaşan masallar bütün uzaklıkları yakın ediyordu, bütün düşleri gerçek...’’ diye yazmış Murathan Mungan çocukluğunu geçirdiği ve tutkuyla sevdiği Mardin hakkında.



Her dilde, tapılacak bir kenttir Mardin; Türkçe, Arapça, Kürtçe, Süryanice, Farsça, Ermenice, İbranice... Ve ancak hepsi biraraya geldiğinde kentin göz kamaştırıcı büyüsü ortaya çıkar. Güneşe tapan putperestlerin kentidir bir o kadar da Müslümanlar’ın, Hıristiyanlar’ın; Süryaniler’in, Ermeniler’in, Katolikler’in, Protestanlar’ın... Göçebe aşiretlerin de yerleşik halkların da kendilerinden kıskandıkları topraklardır bunlar.



Mardin ve sakinleri, güneye, göz ucuyla tepeden seyrettikleri Mezopotamya Ovası’na yüzlerini dönmüşlerdir. Camiler ve kiliseler, manastırlar ve medreseler, Güneydoğu’nun bu bereket denizine karşı selam dururlar. Mardin, Güneydoğu turizminin yüz akı. Akdeniz sahilleri kadar moda olacağı günlerin sinyallerini çoktandır veriyordu.



İlk olarak Erdoba Konakları (0482 213 77 87, www.erdoba.com.tr) turizme kazandırıldı. Konaklar hemen Mardin’le özdeşleşti. Binaların arasında en etkileyici olanı Selçuklu Konağı. Taş işçiliği ve terasından görünen Mezopotamya Ovası manzarası, sadece kente değil, otele de vakit ayırmayı gerektiriyor. Erdoba evlerinin ardından Artuklu Kervansarayı (0482 213 73 53, www.artuklu.com ) açıldı. Restorasyonu mükemmel. Restorasyon sırasında bulunan, eskiden kalma odalar Kayıp odalar olarak adlandırılıyor. Otelin kral ve suit odaları da var. Erdoba gibi burada da, konaklamasanız da Mardin mutfağını tatmak mümkün.



Ancak bu kentte Mardin yemekleri mabedi Cercis Murat Konağı’dır (0482 213 68 41, www.cercismurat.com). Mezopotamya Ovası’na bakan terasında kapari salatası, cevizli zeytin, kitelraha (Süryani usulü içli köfte), erikli yahni, firik, kaburga dolması, peynir helvası gibi tadları deneyebilirsiniz. Turistler, mutfakta oturup Mardinli kadın aşçılarla kahve içiyorlar. Restoranın sahibi Ebru Baybara Demir, Mardin’deki başarısının ardından İstanbul’da da bir şube açtı. Süryani şarabını da burada tadabilirsiniz.

Mardin’e 47 km mesafedeki Savur’a Mardin’in kırsalı demek yanlış olmaz. Ceviz ağaçlarının, üzüm bağlarının olduğu, meyvelerin sebzelerin yetiştiği Savur’da 21 Ekim’den itibaren bağbozumu zamanı. Uğur Alabalık Tesisleri’nin (0482 571 28 32, 0532 797 88 75) sahibi emekli öğretmen İsa Bey’le birlikte bağbozumu deneyimine katılabilir, kendi şarap ya da ceviz sucuğunuzu yapabilirsiniz. Ayrıca lokantanın bahçesinde yemek isterseniz, mönüde kişnişli alabalık, nar ekşili, sumaklı salata, antep fıstıklı tahin helvası ve peynir tatlısı var.



Öztürk ailesinin iki asırlık evi Savur Konağı (0482 571 21 27) ise, tipik Mardin mimarisi, adeta birer müze parçası olan aile yadigarı eşyaları, dantelli kar beyazı çarşaflarıyla Savur’da konaklamak isteyenler için hem sıradışı bir seçenek hem de yerli bir ailenin geçmişini paylaşmak demek. Kalamayacak olsanız da ailenin kapıları size ardına kadar açık olacaktır.



Savur’dan 60 km sonra, asırlar boyu Süryaniler’in yaşadığı, taş konakları ve dar sokaklarıyla labirent vari yerleşim Midyat var. 2009’da açılan Kasr-ı Nehroz (0482 464 25 25, www.hotelnehroz.com), 4000 yıllık bir yerleşim yerinde 1200 yıllık bir konak. Midyat gibi yıllar boyu konaklama sıkıntısı çekilen bir yerde adeta bir vaha gibi. Mardin’i fazla turistik ve kalabalık bulanlar Savur ya da Midyat’a yöneliyorlar. Tarihi mimari ve şıklığın dengelendiği otelde 25 odayla küçük kalınması tercih edilmiş. Midyat’a yerleşen ilk Müslüman aile olan Nehrozlar tarafından 260 yıl boyunca ev olarak kullanılan kasır, 1200 yıl önce bir Süryani kilisesiymiş. 1750’lerde Süryaniler, civar aşiretlerin saldırılarından korunmak için Nehrozlar’ı Midyat’a davet edince aile bölgeye yerleşmiş. Kendilerine verilen ev Nehroz Kasrı, mahalle ise Nehrozlar Mahallesi olarak anılmış.



Taş evlerin arasında bulunan otel, Midyat merkeze, Gümüşçüler Çarşısı’na ve görmeye değer birçok kiliseye yürüme mesafesinde. Otelin avluları ve damları (teras) mırra, nargile içmek ya da ev yapımı Süryani şaraplarını tatmak için ideal mekanlar. Seyir terasından Midyat ayaklarınızın altında. Kasrın her köşesinde aile bireylerinin yıllarca kullandığı birçok eşya ve aksesuar sergileniyor. Midyat ve çevresini gezmek için otelin düzenlediği turlara katılabilirsiniz. Güneydoğu’da kendi turunuzu kendiniz düzenlemek isterseniz, Talay kardeşler bölgeyi çok iyi tanıyan, medeni, profesyonel ve güleryüzlü bir aile şirketi. Murat ve Nizam Talay’ın (0542 546 36 53- 0535 239 27 23) klimalı, son model minibüsleri var. 

 

Kış Kasabaları


Köyler, kasabalar ve kış keyifleri
Köyler, kasabalar kışın en doğal hallerine bürünürler. Ziyaretçiler azaldıkça yalnızlıklarına gömülür ama en saf yüzlerini de o zaman gösterirler. Yağmurla toprağın kokusu ortaya çıkar, karla kaplandıklarında yepyeni bir yere ayak basmışsınız hissi verirler. Yemeğin buharı başka türlü yayılır etrafa, soğuk gecelerde odun sobası başında sohbet edilir, şömineler yakılır... Köyler ve kasabalar kitle turizminden uzak kalabildikleri için ilgi çekerler. Üstelik küçük, tipik konaklama seçenekleri ve aktiviteleriyle de yöreyi gerçek anlamda yaşamak isteyenler için doğru yolu gösterirler.



İç Anadolu’nun görkemli dağı Erciyes’in karlı zirvesiyle hakimiyeti altına aldığı Kayseri’nin çevresinde görülmeye değer köy ve kasabalar var. Kentin modernliğiyle tezat oluşturan bu küçük yerleşimler, geçmişten izler taşıyor. 16. yüzyılın başlarından beri varolan Ağırnas, bir zamanlar Müslüman, Rum ve Ermeniler’in birlikte yaşadığı, Doğu kültürüyle yoğrulan tipik bir Anadolu köyü. Yeraltı şehirleri, oyma evleri, mezarları, dehlizleri ve kaya kiliselerinin yanında Ağırnas’ın en büyük özelliği Mimar Sinan’ın burada doğmuş olması. Bugün ustanın evini gezmek mümkün. Şarkılara ilham olmuş, yemyeşil ağaçları ve bol sularıyla, meşhur Gesi Bağları’nda Gesi Kuş Evleri hemen ilginizi çekecektir. Bugün işlevlerini yitirmiş olsalar da eskiden güvercin gübresi toplayabilmek için kullanılıyorlardı. Kayseri kökenli bir Rum ailenin çocuğu olan ünlü Amerikalı yönetmen Elia Kazan’ın annesinin doğum yeri olan Germir de karakteri olan bir köy. 150- 200 yıllık taş evleri, kapı önü yaşamı, 427. ve 428. sokakları ve bir süre ahır olarak kullanılan Germir Kilisesi dikkatinizi çekecektir. Talas’ta ise Harman Mahallesi, Tablakaya Mahallesi ve Çeşme Sokak civarında dolaşın. Burasıyla özdeşleşmiş Talas Kayadibi Restaurant (Atatürk Bulvarı No: 95, 0352 437 11 11), kayaya oyulmuş bir mekan. Hamur kayanın içinde yoğruluyor, tatlı taş fırında pişiyor. Mantarlı kuzu etinden yapılan Kayseri tavası ve pidesi meşhur.



Kuzey Kıbrıs’ta kış, yağmurlarla birlikte de güzeldir. Özellikle etrafınızı güzel bir coğrafya çevreliyor ve zevkli bir mekanda kalıyorsanız. Girne’ye 10 km mesafedeki dağ köyü Bellapais’te (Beylerbeyi) tarihi Haçlı Yolu üzerinde bulunan, 800 yıllık Gotik Bellapais Manastırı’nın gölgesinde, yarı botanik bir bahçe içinde, Bellapais Gardens Hotel (0392 815 60 66, www.bellapaisgardens.com) adanın en güzel konuma sahip konaklama yerlerinden. Otelin Girne’yi kuşbakışı gören bir terası, Kıbrıs yemeklerinin sunulduğu bir restoranı, kışın samimi sohbetlerin yapıldığı bir şöminesi, Kıbrıs köy tipi hasır çatılı dubleks odaları ve yeşilliklerle çevrili bir havuzu var. Misafirler, doğa yürüyüşleri ve yarım gün Lefkoşa turu gibi aktivitelere katılabiliyorlar. Ayrıca haftada bir kez, Kıbrıs yemekleri ziyaretçilerle birlikte uygulamalı olarak pişiriliyor. Manastırı Girne’ye bağlayan taş döşeli yolda yapılan bir saatlik yürüyüş keyifli. Adanın en turistik noktalarından olan ve aynı zamanda estetik mimarisiyle insanın gezmeye doyamadığı Haçlılar’dan kalma, gotik Bellapais Manastırı ve manastırın en eski bölümü olan loş, büyüleyici kilisesi görülmeli. Manastırın hemen yanındaki Kybele Bar & Restaurant (0392 815 75 31, www.kybele.biz), aynı gotik atmosferi andıran, hurma ve portakal ağaçlarına bakan, manzaralı, şık bir restoran. Bir gün önceden haber verilirse, gruplara Kıbrıs’a özgü Küp Kebap hazırlanıyor.



Alaçatı’nın yıllar içindeki gelişimini izleyen bir Çeşmeli olarak, bir zamanlar Çeşme’de yaşayanların ya da yazlığı olanların pazarından taze sebze, meyve almak için uğradığı, kendi halinde küçücük bir kasaba olan Alaçatı’nın artık en güzel halinin ne zaman olduğuna karar vermekte zorlanıyorum. Buranın en saf halini yakalamayı denemek için kış bir seçenek olabilir. Bir taraftan yerli halk kasabanın eski hali hakkında hiçbir ipucu bırakmadan kendi kabuğuna çekilirken bir taraftan da onları hala Alaçatı ya da Çeşme pazarlarında en doğal halleriyle yakalamak mümkün. Alaçatı aslında bir açıdan Çeşme’nin bir kış destinasyonu olmasında ön ayak oldu. Alaçatı’da yıl boyunca açık kalan bazı oteller sayesinde Çeşme kışın da canlanmaya başladı. Çeşmeliler yazlık evlerine kalorifer tesisatı kurarak ya da şöminelerini yakmaya başlayarak bu eskinin hayalet kasabasını hareketlendirdiler. Alaçatı, meydanı, kahvesi, pazar yeri, kiliseden dönüştürülen camisi ve bozulmadan bugüne kalabilmiş Rum mimarisiyle, bugün tüm istila edilmiş görüntüsüne rağmen, hâlâ Ege’nin en güzel kasabalarından biri. Alaçatı’nın ayaklandırılması sürecinde, taş binalar restore edildi, gerçekten de şaşırtıcı güzellikte otel, pansiyon, kafe ve restoranlar haline getirildi. Bu sayede kışın haftasonları ve bayramlarda da Alaçatı hareketlenir oldu. GEO Dergisi tarafından ‘’Türkiye’nin En Güzel 10 Oteli’’ arasında sayılan ve eski bir Rum evi olan Alaçatı Taş Otel (0232 716 77 72, www.tasotel.com) yıl boyunca açık. Aslı korunarak restore edilmiş bu taş ev, doğal malzemesi, sadeliği ve detaylarıyla, Ege tarzını zevkli bir şekilde yansıtıyor. Taş Otel’de şömine başında şarap keyfi yapın ve caz dinleyin, güneşli kış günlerinde poyraza kapalı bahçede havuza karşı kahvaltı edin, güneşlenin, yaz kış açık Ayşe’nin Dolabı’ndan keten ev tekstili alışverişi yapın, Çeşme limonu ile yapılan reçeli ve Köşe Kahve’nin müthiş limonlu merengini tadın, yeni restore edilen kiliseyi ziyaret edin, zeytinliklerde yürüyüş yapın, Alaçatı balıkçı barınağındaki Fahri’nin Yeri’nde yarımadanın en lezzetli balığı ve Ege otlarından yiyin, Alaçatı ve Çeşme marinalarında tekne keyfi yapın...



İzmir’e 140 km mesafede, Bozdağ’ın eteğinde bulunan Bozdağ kasabasından dağın zirvesine doğru kıvrılarak ilerleyen yol, yaklaşık 20 dakika sonra Bozdağ Kayak Merkezi’ne varır. Kayak meraklılarının Ege bölgesindeki tek alternatifi burası. Daha çok günübirlik ya da haftasonu için tercih edilen, ulaşımı kolay, bozulmamış, şirin Bozdağ kasabasına 9 km mesafedeki kayak merkezinde aralık ayından mart ortalarına kadar kaymak mümkün. Yaklaşırken karlar altında çok güzel bir manzarayla karşınıza çıkan Bozdağ’ın ünlü güveç ve katmerini kasabanın fırınlarında tadıp pazarından patates, ceviz, kestane, bal gibi Bozdağ’ın meşhur ürünlerini alarak bu mütevazı kasabanın havasına girebilirsiniz. Ancak bu civarda konaklamak için tek otel, 2156 metredeki zirvesiyle Bozdağ’ın kuzey yamacında, 1528 metrede kurulan kayak merkezindeki Bozdağ Kayak Merkezi Oteli (0533 664 11 51, 0232 259 14 00, www.bozdagkayak.com). Tesiste kayak hocalarının yanısıra snowboard hocalarından da ders almak mümkün.



İznik Gölü kıyısındaki küçük yerleşim İznik, hiçbir zaman turistik açıdan çok popüler bir yer olmadı. Ancak dağ ve göl manzaraları, göl kıyısında kilometrelerce devam eden yaşamı, surları ve kilise, cami, medrese, hamam ve türbelerinden geriye kalanlarla, zevkli bir iki gün geçirmeye imkan tanıyor. İznik’in ve gölün en güzel manzarasının görüldüğü yer Abdülvahap Sancaktari’nin türbesinin bulunduğu tepe. Ayrıca Aya Sofya, İznik Müzesi ve İznik Çini Fırınları, bugün İznik’e geleneksel çini sanatını yeniden kazandırmak amacıyla, çoğunda kadınların üretim yaptığı, atölyeler ve satış yerlerinin bulunduğu Süleyman Paşa Medresesi görülebilir. İznik’ten uzaklaşıp köylere doğru da gitmeli. Özellikle eski İznik evlerinin olduğu İnikli köyü ve Karadeniz doğasını andıran Elmalı köyündeki 1884 tarihli, çivi kullanılmadan yapılmış ahşap cami gezilebilir. İznik’e 12 km mesafedeki Çamoluk köyünde, dağdan gölü gören, kalın kestane ağacından yapılmış, asırlık Gürcü evi Salıcı Evi (0532 315 45 36), özellikli bir mekanda konaklamak isteyenler için bir seçenek. Son derece doğal ve zevkli döşenmiş şömineli evin, iki yatak odası var. Mutfağı da, yemek pişirmekten hoşlananları mutlu edecek türden. Evin her köşesinde ve bahçesinde vakit geçirmekten keyif alacaksınız. Dağ evinin civarında yürüyüşler yapabilirsiniz. Bir başka ev tarzı konaklama da Kriska’s Home (0536 687 20 49, 0224 589 10 25, www.kriskashome.com). Burada biri üç diğeri dört odalı iki göl evi bulunuyor. Doğal malzemenin hakim olduğu evlerde şömine ve yemek pişirmek için kuzine var.


Kazdağı, doğası ve kültürel değerleri ile meşhurdur. Taş evleri korunan köyleri, yöresel müzeleri, Türkmenler’i ve yörükleri bu beldeye büyük zenginlik katar. Kışın da Kazdağı, küçük ve tipik oteller (www.kazod.com), sağlıklı yemekler, şömine başında sohbet ve ertesi sabah yürüyüş demektir. Trekking güzergahlarında dere vadileri vardır. Kış aylarında bu derelerin suları coşkundur ve arazinin yapısı nedeniyle şelaleler oluşur. Kazdağı’nın birbirine yakın köylerinden geçilir, çınarlı kahvelerde çay içilir, sucuk- ekmek, helva ve peynirle piknik yapılır. Yürüyüş yolunda bol bol kekik, adaçayı, nane toplanır, bitki fotoğrafları çekilir. Trekking dışında yörede görülecek birçok yer var; Türkiye’nin ilk özel köy etnografya müzesi, BM Unesco ödüllü Tahtakuşlar Köyü Özel Etnografya Galerisi, Cumhuriyet öncesinde, zeytin ve hayvancılıkla geçinen Türkler ile Rumlar’ın birlikte yaşadıkları Adatepe, Edremit Körfezi’ne nazır Zeus Altarı, köyle aynı adı taşıyan ve eski bir zeytinyağı fabrikasından dönüştürülmüş Adatepe Zeytinyağı Fabrikası ve Müzesi, konumları çarpıcı butik otellerin, taş evlerin ve kafelerin bulunduğu, Ege’nin en güzel köylerinden biri Yeşilyurt, yeryüzündeki en kaliteli atmosferlerden birine sahip Altınoluk, Assos’un taş evleri, küçük antik limanı ve Athena Tapınağı...



Yaz turizminin Karadeniz’deki en popüler noktalarından biri olan Uzungöl, kar altında başkadır. Üstelik yaz aylarındaki bina kirliliği, toz ve kalabalığın yerini bol bol kar manzaraları alır. Of’tan güneye Çaykara yönüne doğru yol boyunca Karadeniz yavaş yavaş yüzünü gösterir. Her yerde çay tarlaları ve olağanüstü güzellikte köprüler karşınıza çıkar. Of’tan itibaren sıfırdan 1090 metrelik bir yüksekliğe çıkıldığından kış şartlarında yolculuk biraz daha zor ve zahmetli olabilir. Uzungöl’e varınca önce karşınıza kocaman bir cami çıkıyor ve yol çatallaşıyor. Soldaki yol, iki tarafa dizilmiş irili ufaklı otellerin ve ahşap bungalovların ortasından geçip bir süre sonra stabilize oluyor. Bu yol Demirkapı (Haldizen) Yaylası’na gidiyor. Caminin sağından giden yol ise Şerah köyünün artık sayıca azalan ahşap evlerinin yanından geçip Soğanlı (Hopşera) Yaylası’na çıkıyor. Yayla yolları bu mevsimde kapalı. Merkezden uzaklaştıkça doğa bakirleşiyor. Aşağıdaki karmaşadan uzaklaşıp, gölü tepeden görüyorsunuz. Doğa muhteşem, göl dingin ve kar beyazı normal koşullarda gözü yoran çirkin binaları kaplıyor. Otel, motel ve pansiyonların çoğunun ahşap bungalovları var. Bazıları da Haldızen Deresi’nin yanında. Bütün yıl açık olan, en köklü işletmelerden biri İnan Kardeşler (0462 656 62 60, www.inankardeslerotel.com ) Açık hava şömine başında, alabalık, muhlama ve sütlaç yiyebilirsiniz. 

İç Anadolu


İç Anadolu’dan bakir ve manzaralı bir rota...
Türkiye’nin hâlâ bakirliğini koruyan, turist kafilesi yüzü görmemiş manzaralı rotaları... Ne Akdeniz’in özlenen mavisi vardır ne Karadeniz’in derin yeşili ne de Ege’nin insana dört mevsim yaşam sevinci veren iklimi. Bozkırlarına, yer yer çöl kadar kurak topraklarına, volkanik tepelerine ve bazen Konya Ovası’ndaki kum fırtınalarına bakarak, turizmdeki ününü büyük ölçüde Kapadokya’ya borçlu olan İç Anadolu Platosu’nun geri kalanının, gezmek görmek isteyene pek bir şey vaad etmediği sanılır. Oysa Konya’dan başlayıp Konya’da sona eren, dört günlük bu güzergah böyle düşünenleri şaşırtacak duraklarla dolu. Topkapı Sarayı’ndan sonra Türkiye’de en çok ziyaret edilen ikinci tarihi yer olan Mevlana Müzesi’nin bulunduğu Konya, tam olarak kazıldığında yeni bir Kapadokya olabilecek Kilistra, yaklaşık dokuz bin yıl önce, insanın ilk kez yerleşik düzene geçtiği Çatalhöyük, neredeyse yarım asırdır çölleşmeye karşı mücadele veren, krater gölleri ve obruklarıyla hala tam bilinmeyen Karapınar, İvriz Hitit kabartmalarından geriye tek bir örneğin kaldığı Ereğli, iyi korunmuş freskleriyle Niğde’deki Gümüşler Manastırı, Toros Dağları’nın eteklerindeki ürpertici mağaralarıyla Taşkale...



Konya- Karaman- Niğde güzergahının civarında yapacağınız gezinin ilk gününü, Kilistra ve Sille’ye ayırabilir, günün sonunda Konya’ya dönebilirsiniz. İlginize göre bu program için iki güne de ihtiyacınız olabilir. Konya’da görmeye değer yerler az değil; Topkapı Sarayı’ndan sonra Türkiye’de en çok ziyaret edilen ikinci tarihi yer olan Mevlâna Müzesi, Selçuklu çini işçiliğinin olağanüstü örneklerinin arasında Kubâd- âbâd Sarayı duvar çinilerinin de bulunduğu Karatay Medresesi (Karatay Çini Eserleri Müzesi), minberi Selçuklu ahşap işlemeciliğinde zirve kabul edilen Alaeddin Camii, yine Selçuklu dönemine ait taş ve ahşap işçiliğinin en güzel örneklerinin sergilendiği, süslü kapısıyla da dikkat çeken İnce Minare Medrese (Taş ve Ahşap Eserleri Müzesi), Mevlâna Müzesi’nin avlusundaki Selimiye Camii, 13. yüzyılda İslami eğitim vermek amacıyla açılan Anadolu’daki çinili medreselerin ilki ve Konya mezar taşı işçiliğinin sergilendiği Sırçalı Medrese ve Mezar Anıtları Müzesi. Konya’nın yerel mutfağına şans tanıyın. Mevlâna Müzesi ve Gül Bahçesi manzaralı terasıyla, üç Konya evinden oluşan Mevlevi Sofrası (0332 353 33 41, www.mevlevisofrasi.com), merkezdeki en iyi restoranlardan. 140 yıllık eski bir Konya konağında hizmet veren Köşk Konya Mutfağı (0332 352 85 47, www.koskkonyamutfagi.com), Konya’da gerçek anlamda yöresel yemek denince akla gelen ilk ve belki de tek isim. Cemo (0332 235 04 27, www.cemoetliekmek.com), Konya’nın en iyi etli ekmek yapan lokantası, bıçakarası ve peynirli börekte de iddialı.



Konya’nın 50 km güneybatısında, 1997’den beri kazıların devam ettiği ve henüz tam olarak turizme açılmamış olan Kilistra, yine de bugüne dek açığa çıkanlarla görülmeye değer. Bakir bir doğanın içinde, mağaralar ve yükseklerde kayalara oyulmuş inziva odaları var. Kentin girişindeki Kral Yolu’nun tepeden görüntüsü oldukça etkileyici. Yerel adı Gilissıra olan sit alanı Gökyurt köyü, İncil’de anlatılan efsanelerde adı geçen antik Kilistra üzerine kurulmuş. Kilistra’da büyük bir inanç turizmi potansiyeli öngörülüyor. İ.S. 1. yüzyılda Hıristiyanlık Anadolu’da yayılmaya başladıktan sonra, Tarsuslu Aziz Paulos müjdeci olarak bu bölgeden geçerken, Kral Yolu üzerinde olan Listra ve Kilistra’ya da uğrar. Dağlarda yaşayan Homonadlar’ın yağmaladığı Listra, o sırada Roma için önemli bir merkezdir. Çoğu Hıristiyan olan kent halkı, paganist baskılardan kaçmak ve saklanmak için Kilistra’ya gelir ve burada bir yeraltı şehri kurarlar. Doğası bakir olduğu kadar, geleneklerini koruyan Gökyurt köyünün yaşamı da öyle kalmış. Bu geleneklerden biri, Kapadokya’da Kirebolu buradaysa Gilabba olarak bilinen yerel bitkinin meyvesinden yapılan içecek. Kutsal kabul edilen kabak da düğünlerde sadece kadınların masasına konuyor. Kızlarsa düğün yapıncaya kadar saçlarını kesmiyorlar.



Toros Dağları’nın devamı olan ve halk arasında Takkeli olarak bilinen, sönmüş volkan krateri Küçük Gevale Dağı’nın eteğindeki vadide kurulmuş Sille, Konya’nın 8 km kuzeybatısında. Kendi halindeki bu eski Rum köyünde Sille Çayı üzerinden geçen küçük köprüler evleri sokaklara bağlar. Sille, Hıristiyanlığın Anadolu’da yayılmasıyla birlikte önem kazanmış. Çevrede Roma dönemine ait kilise ve manastırlar var. Civardaki kayalara oyulmuş Hagios Khariton Manastırı ya da bir diğer adıyla Deyrieflâtun’u (Akmanastır), Mevlânâ da zaman zaman ziyaret edermiş. Köye girer girmez Bizans dönemine ait Aya Eleni Kilisesi göze çarpıyor. Bizans İmparatoru Konstantin’in annesi Helena, Hac için Kudüs’e giderken Konya’ya uğrar, erken Hıristiyanlık dönemine ait kayaya oyma mabetleri görür ve burada bir mabet yaptırmaya karar verir. Kilise 1923’e kadar kullanılmış, mihrabındaki kalemişleri hala etkileyici. Civardaki tepelerde inziva odaları var. Eski bir Sille evinde açılan, yöresel yemeklerin de verildiği Sille Konak Cafe Restaurant’ın (0332 244 92 60, www.sillekonak.com), hoş bir bahçesi var.



Sille ve Kilistra’yı gördükten sonra, ertesi gün için programınızda Çatalhöyük, Karapınar ve Ereğli olabilir. Konaklama Niğde’de. Yaklaşık dokuz bin yıl önce, insanoğlu ilk kez Çatalhöyük’te yerleşik düzene geçmişti. Avcılık ve toplayıcılık yaparken, yerleşik hayata geçip hayvan ve bitkilerle içiçe bir yaşam kuran ilk toplum Çatalhöyüklüler oldu. Sığırı bile evcilleştirmeyi başardılar. On bin kişilik bir nüfusla, elli futbol sahası genişliğinde bir alana kurulan, Mezopotamya ve Mısır medeniyetlerinden bile eski kent, gerçek anlamda insanlık tarihine ışık tuttuğundan son derece önemli. Kazı alanından çıkarılanların çoğu Konya Arkeoloji Müzesi ile Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergileniyor. Ancak ören yerinde, replikaların bulunduğu küçük müze de kazı sırasında çekilen fotoğraflar ve varılan sonuçlar açısından görülmeli. Kentin bir höyük şeklinde yükselmesi, eski evlerin üzerine yenilerinin inşa edilmiş olmasından kaynaklanıyor. Bugün yüksekliği 21 metre olan höyükte tam 16 kat saptanmış. Çatalhöyük evlerinin dikkat çeken bir başka özelliği de, duvarlarındaki kabartmalar ve duvar resimleri. Yedinci katmandan çıkarılan ve Konya Ovası’ndaki volkanik Hasan Dağı’nın patlamasını anlatan M.Ö. 6200 tarihli duvar resmi, Guinness Rekorlar Kitabı’na, “tarihteki ilk manzara resmi’’ olarak geçmiş.



“Bir avuç altının olacağına, bir avuç toprağın olsun...’’ diyor Karapınarlılar. Türkiye’de çölleşmeyle özdeşleştirilen Karapınar, neredeyse yarım asırdır erozyonla gelen çölleşmeye karşı mücadele veriyor. Çatalhöyük’ten 20 km mesafedeki Konya- Karapınar- Niğde karayolu sapağına çıkınca, 60 km sonra Karapınar. 1960’larda kumullar, rüzgarla birlikte verimli toprağı silip süpürmeye başlamış, üst toprak aşınıp taşınınca geriye ürün veremeyecek taşlar, çakıllar kalmış ve ardından göç başlamış. Ancak mücadele durmamış; ağaçlar dikilmış, yeni parklar açılmış. Bugün hâlâ Karapınarlılar, mücadelelerini pekiştirmek için yılda birkaç kez kurak bir arazide toplanıp yağmur duasına çıkıyorlar. Yerli turistin hâlâ tam olarak keşfetmemiş olduğu özel bir jeolojik yapıya sahip bu bölgedeki krater gölleri ve obruklar görülmeli. Bu oluşumlar arasında en ilgi çekici olanı, Meke Krater Gölü. Yerler volkanik yapıdan dolayı simsiyah. Yaklaşık dört milyon yıl önce, bu volkanik kraterde ardarda iki patlama olmuş. Önce krater ağzında bir göl oluşmuş, yaklaşık 9 bin yıl önce olan ikinci patlamada da göl ortasında bir adacık belirmiş. Anadolu’nun bu en genç volkanik oluşumunun suyu tuzlu, gölden yıllarca tuz üretilmiş. 5 km boyunca çevresini dolaşabiliyorsunuz. Etrafında kamp kurmak mümkün. Burası aynı zamanda kuşların önemli bir yaşam ve üreme alanı. Bir başka krater gölü de yüzülebilen Acı Göl. Turkuaz renkli, acı suyu olan göle dağların yansıması büyüleyici. Suda sülfatlı tuzlar olduğundan cilt hastalıklarına iyi geldiği söyleniyor. Bozkırın ortasında, bir tatlı su gölü olan Çıralı Obruğu da kaçırılmamalı. Bu sıradan bir göl değil, bir obruk. Çatlaklı kireçtaşı arazilerde oluşan çöküntülere ya da göçüklere obruk deniyor. Yamaçları mağaralarla dolu obruk, ilkçağlarda önemli bir yerleşimmiş.



“Ben hakim ve kahraman Tuvana Kralı Warpalawas, sarayda bir prens iken bu asmaları diktim, Tarhundas onlara bereket ve bolluk versin’’ diye yazıyor, Ereğli’deki İvriz Kaya Kabartması’nın üzerinde. M.Ö. 8. yüzyıl, Geç Hitit dönemi krallığının kent merkezindeki İvriz Hitit kabartmalarından geriye sadece bu kalmış. Dönemin tanrı- kralı Warpalawas, bir elinde üzüm salkımı, diğerinde buğday başağı olan Bereket Tanrısı Tarhundas’ın önünde dua ediyor. Karapınar’dan Ereğli 45 km ve İvriz Kaya Kabartması merkezin 17 km güneydoğusunda. Ereğli’den 115 km sonra Niğde.



Niğde’den Taşkale’ye gideceğiniz gün yola erken çıkın. Niğde’de şehir turu yapabilir, buradan Taşkale’ye geçebilir ve ertesi gün Karaman Müzesi’ni gezmek üzere Karaman’da konaklayabilirsiniz. Perşembe pazarının kurulduğu gün Niğde Kalesi civarında olun. Her türlü ürünü köylerinden getiren köylülerin ve güvercin meraklılarının yanından geçip Alaeddin Tepesi’ne yürüyün. Kalenin güneyinde, bir tepenin üzerindeki Alaeddin Camii’nin en çarpıcı yanı Selçuklu taş işçiliğinin belirgin bir örneği olan ve güneş ışınlarının açısına bağlı olarak görünüp kaybolduğu söylenen “Taçlı Kadın Başı’’ figürünün bulunduğu doğu giriş kapısı. İç Anadolu’nun en önemli müzelerinden olan Niğde Müzesi’nin kaydadeğer bir özelliği, eserlerin M.Ö. 8. binden günümüze kadar kesintiye uğramadan, sürekli bir kronoloji içinde sergileniyor olması. Vaktiniz varsa, eski evlerin olduğu Üçler Birinci Sokak, Alpaslan Sokak ve Kara Hafız Sokak’ta dolaşabilirsiniz. Pazarın olduğu gün, sabahın erken saatlerinden öğlene kadar kurulan Halı Pazarı, renkli görüntülere sahne oluyor. Niğde’de ev yemeklerinin lezzetini ve “ev hali’’nin samimiyetini yakalayan Ev Hali’nde (0388 232 32 23) enfes bir kahvaltı, zeytinyağlı sarmalar, sac böreği, çorba, mantı, belirli günlerde taze balık ve çıtır çıtır bir ev baklavası var.



Niğde’nin 9 km kuzeydoğusunda, Kayseri- Adana yolu üzerinde, kaya oyma yerleşimi Gümüşler Manastırı görülmeye değer. 8.-12. yüzyıla ait yapı, tarih boyunca birçok yağmadan kurtulmuş olan freskleri açısından Bizans döneminin en iyi korunmuş manastırı. Siyah- beyaz geometrik desenlerle süslü, yüksek ve zarif sütunların bulunduğu kilisedeki en ünlü fresk taşa oyulmuş nişin içinde “Gülümseyen Meryem Ana’’olarak bilinen ve birçokları tarafından Leonardo da Vinci’nin Mona Lisa’sına benzetilen, kucağında çocuk İsa ile duran, uzun boylu, zarif ve dingin Meryem Ana tasviri yer almakta.



Niğde’den Karaman’a doğru giderken, Niğde’den 165 km mesafedeki Taşkale sapağında, “Taşkale/ Manazan Mağaraları’’ yazar. Sapaktan girin, 18 km sonra İç Anadolu’nun gözlerden uzak küçük kasabası Taşkale’de Türkiye’nin şaşırtıcı gizemlerinden biriyle karşılaşırsınız. Taşkale Kanyonu üzerinde, yumuşak tüf kayaya oyulmuş Manazan Mağaraları, aslında Bizans dönemine ait beş katlı toplu yerleşimler. Yöre halkı katlara, Kumkale, At Meydanı ve Ölüler Meydanı gibi isimler takmış. Bugün bir kattan diğerine geçerken, kısa tünellerde sürünmek ve zamanında yüzeylerine el ve ayak için oyuklar yapılmış, dikey bacalara tırmanmak gerekiyor. En üst katta, 100- 150 cesedin ortaya çıkarıldığı Ölüler Meydanı var. Kırk metre uzunluğunda ve beş metre yüksekliğindeki meydanda kayaya oyulmuş beş yüz kişilik kilise, dehlizler ve tüneller göreceksiniz. Taşkale’nin içinde, yine tüf kayaya oyulmuş bugün hâlâ kullanılan ve sayısı 250’yi bulan buğday ambarları Taş Ambarları ve bu ambarlardan birinden dönüştürülen sonra da Taş Mescit adıyla camiye çevrilen eski şapeli kaçırmayın. Orta Asya’dan gelen Türkmen yörüklerinin yaşadığı Taşkale, bir zamanlar kök boya halılarıyla ünlüydü. Bugün hala evlerde tek tük çeyiz için halı dokuyanlar var. Kızıl Oğuz boyundan olan ve kendilerini Kızıllar olarak adlandıran Taşkaleliler, Asya göçebelerinin yaşamında önem taşıyan şaman ritüellerinin bir kısmını sürdürüyorlar. Bir zamanlar düğünlerde eğlenmek için oynanan Seyirlik Oyunları, artık sipariş veren misafirler için organize ediliyor. Taşkale’nin tepesinde, bol oksijen alabileceğiniz Taşkale Gürlük Alabalık Tesisleri’nde (0338 235 43 11), yoğurt, bal, saç kavurma ve alabalık var. Dönüş için aynı yolu değil, bir başka yolu tercih edin. Taşkale’den, Yeşildere Vadisi üzerinden, 3 km mesafedeki Manazan Mağaraları’nı ve ardından da Yeşildere kasabasını geçerek Karaman’da sona eren 47 km’lik asfalt yol daha manzaralı.



Karaman’dan yeniden Konya’ya dönüp, yolculuğunuzu başladığınız yerde bitirebilirsiniz. Karaman’dan ayrılmadan önce, Karaman Müzesi’ne mutlaka uğrayın. Karaman Müzesi’nde sergilenenler arasında en çok merak edilen, Arkeolojik Salon’un ortasındaki vitrinde bulunan, defineciler tarafından Manazan Mağaraları’ndan yuvarlanmış, M.S. 6.-7. yüzyıla ait genç kadın cesedi. Tüf kayaya oyulan bu toplu yerleşimler, ısı ve nemi sabit tutma özelliğine sahip olduğundan ceset çürümeden kalabilmiş. Genç kadının üzerinde giysisi ve yanında desenli kumaş parçaları var. Karaman Müzesi’nin bitişiğinde tarihi Hatuniye Medresesi’nin içindeki Turistik Hatuniye Restaurant’da (0338 214 65 62), mola verebilirsiniz. Yolculuğunuzu biraz daha uzatmak isterseniz, Konya’ya devam etmeyip Karaman’dan güneye Mut’a inen yola girin. Bu yol, Akdeniz kıyısındaki Silifke’ye varır. 200 km’lik bu güzergah, Toroslar’dan Akdeniz’e inerken, tekrar Orta ve Batı Toroslar’ın buluştuğu Taşeli Platosu’ndaki Ermenek’e sapıp burada sona erer. Yol üzerinde Alaoda Mağarası ve özellikle günbatımında Alahan Manastırı görülmeye değer.



İç Anadolu’nun ıssız, bakir rotaları... Kimi zaman Arizona gibi uçsuz bucaksız, kimi zaman Toroslar’ın sarp kayalıklarındaki manastır ve mağaralarla gizem doludur. Toroslar’ı aşınca gökyüzünü kızıl dumanlar kaplar, sarp kayalıklardaki mağaralar nemli ve karanlıktır, halı dokuyan cilveli ve hayat dolu kadınlara rastlarsınız. Bir yolcu, “Toroslar’dan geçerken aşağı bakma’’ demişti, “çünkü bütün hazineler gökyüzünde saklıdır’’...

Kış Manzaraları


Türkiye'nin en güzel kış manzaraları
Komutan, karlı bir günde yolculuk yapan askerine nerede olduğunu sorar. Asker, "Çıldır Ovası'nda gidiyorum, komutanım!" diye cevap verir. Komutan hemen durumu anlamıştır; "oğlum Çıldır'ın ovası yok, sen donmuş Çıldır Gölü üzerinde olmayasın!"... Kar kış böyledir, insanı şaşkına çevirir. Nerede yürüdüğünüzü, nerenin ova, nerenin göl olduğunu anlayamazsınız. Sınırlar kar beyazıyla silinir. Coğrafyaların beyaza bürünmesi başlı başına bir rüyadır. Kış biter, rüyadan uyanırsınız.



Kesintisiz bir beyazlığın içindeki Çıldır Gölü, muhtemelen aklınızdan hiç çıkmayacak bir görüntü olarak kalacaktır. Kar altında ve donduğunda Doğu'nun en etkileyici manzaralarıyla karşınıza çıkar, eksi 20'lerde donmaya başladığında soğuğun eksi 40'lara kadar çıkması da şaşırtıcı değildir. Köylüler, hep yaptıkları gibi bir köyden diğerine gitmek için gölün etrafını dolaşacaklarına, karla kaplı donmuş göl üzerinde kızaklarla kestirmeden giderler. Balıkçılar zamanlamayı bilir, daha göl buz tutmadan tekneyle çıkar ağlarını dökerler. Gün gelir buzu deler balıkçılık maharetlerini sergilerler. Gölün buzlandığı altı ay boyunca, avlanan balıkçılar, atlı kızaklarla gölü geçenler ve oradan oraya koşuşturan yöre insanının dostu ve koruyucusu çoban köpekleri usta elinden çıkmış bir tablonun karakterleri gibidir. Kasım ayı sonlarına doğru göl donar, buz derinliği bir metreyi aşar ve buz nisan ayı başlarına kadar da çözülmez.



Çevresindeki 2700- 3000 metreye ulaşan dağların oluşturduğu çarpıcı manzaraları seyrederek, gölün etrafında tam 70 km boyunca dolaşmak mümkün. Gölün kuzeydoğu kıyısına yakın bir yerinde, Akçakale (Kuşadası) olarak adlandırılan ve bir yarımadanın kopmasından ortaya çıkan küçük ada, taş şose ile karşıdaki köye bağlanır. Akçakale üzerinde, karabatak, balıkçıl, tulumboğaz ve martı gibi kışın Karadeniz'e göç eden çeşitli kuş türleri barınır.



Gölde en çok bulunan balık türü sazandır ayrıca kıyılarındaki dere ağızlarında alabalık ve tatlı su kefali de bulunur. Çıldır'a en yakın konforlu konaklama 55 km mesafedeki Kars'ta. Sim-Er Hotel (0474 212 72 41, www.simerhotel.com) ve Kar Otel'de (0474 212 16 16, www.karsotel.com) gönül rahatlığıyla kalabilirsiniz. Karda ve buzda otellerden çıkmak için birçok neden var; gölün etrafındaki köylerden kızak kiralayın, Şubatın ilk haftası düzenlenen Kar- Buz Festivali'ne katılın, göl üzerinde karda cirit oyunları, kayak ve kızak yarışlarını, buz pateni yapanları seyredin, buzu delerek avlanan balıkçıları seyredin, gölün üzerinde yürüyün, gölü atlı kızakla geçin, günbatımını izleyin, sarı sazan balığı yiyin, çiçek çeşitliliğiyle ünlü Ardahan'ın balının ve kaşar peynirinin tadına bakın, Ardahan Kalesi ile Şeytan Kalesi'ni, Çıldır'ın kiliseden bozma camilerini gezin. Kars- Karadeniz yönündeki en manzaralı yollardan birinin de Çıldır Gölü'nden geçtiği aklınızda olsun.



Doğu Karadeniz'in doğası yer yer İsviçre Alpler'inkinden daha görkemli manzaralarla çıkar karşınıza. Artvin'e 70 km mesafedeki Şavşat'ın, kasaba olarak cezbedici bir yanı yok ancak yakınındaki doğa gerçek anlamda bakirdir. Şavşat'a 27 km mesafedeki Karagöl insan elinin değmediği bir doğa. Yol üzerinde betonlaşmanın neredeyse hiç olmadığı, yaşamın asırlık ahşap evlerde sürdüğü Ciritdüzü köyü, Meşeliköy ve Veliköy'den geçilir. Bu köyler karla kaplandığında yaşamın kendine özgü bir ritmi olur. Yol boyunca yaşamın kışla birlikte nasıl zorlaştığını, köylülerin hayvanlarına nasıl baktıklarını gözlemleyebilirsiniz. Yolda bölgenin zengin yaban hayatıyla karşılaşmanız da muhtemeldir. Vaşak, domuz, kurt, tilki, tavşan belki de ayı görebilirsiniz. 10. yüzyıla ait Gürcü kilisesi Tbeti, Cevizli (Tbeti) köyünün güzel ahşap evlerinin hemen yanında. Ortaçağın büyük şairi Şota Rustavelli, bir süre Tbeti manastırında eğitim görmüş, kraliçe Tamara'nın hizmetindeyken onu umutsuz bir aşkla sevmiş ve reddedilince de hayatının sonuna kadar Kudüs'te bir manastıra kapanmış.



Şavşat'tan 27 km mesafedeki Karagöl'ün yolu, göle 300 metre kalana dek asfalt. Yol kış koşullarında yaklaşık 45 dakika sürüyor ve olağanüstü yağışlar dışında genellikle ulaşıma açık. Karagöl- Sahara Milli Parkı sınırları içinde yer alan Karagöl kadar bu yolculuğu çevreleyen doğa da etkileyici. Göl, içindeki japon ve sazan balıklarıyla, adeta doğal bir akvaryum. Özellikle karlıyken ya da donmuşken, müthiş bir sessizliğe gömülüyor. Göl kıyısında, yıl boyunca açık, Şavşatlı, canayakın bir aile tarafından işletilen göl ve orman manzaralı beş odası bulunan Karagöl Mert Restoran ve Tuğra Pansiyon (0466 531 21 37) var. Ayrıca çadır ya da karavan konaklaması da mümkün. Pansiyon misafirlerine kızak sağlıyor ya da kayaklarıyla gelenleri kayabilecekleri uygun yükseltilere götürüyor.



Bu ıssız coğrafyadaki keyifleri yaşamaya zamanınız yetmeyebilir; Karagöl'ün etrafında yürüyüşler yapın, geceleri özellikle dolunayda Karagöl'ün keskin sessizliğini dinleyin, sabah erken kuşların sesiyle uyanıp göle su içmeye inmiş yaban hayatı izleyin, donmuş gölün üzerinde mangal yapın, pansiyonun şömineli restoranının spesiyaliteleri kuzu göbeği mantarı, alabalık ve Şavşat'a özgü peynir eritmeyi tadarken canlı yöresel müzik dinleyin, Gürcistan sınırını oluşturan, 3155 rakımlı yamaçlarında dağ alası balığıyla ünlü göllerin bulunduğu Göze Dağı'nın eteğindeki Arsiyan Yaylası'na çıkın, haftasonları hayvan pazarının olduğu Bilbilan Yaylası'na uğrayın, 1960'lı yıllarda Şavşat'ta öğretmenlik yapan yazar Fakir Baykurt'un, efkarlandığında çıktığı ve anısına kitap yazdığı Efkar Tepesi'nde çay için...



Coğrafi şekilleri, obrukları, erozyon sahası ve gölleriyle İç Anadolu'nun sıradışı görüntülerine sahip Karapınar, kar altında hayal edilmesi zor bir coğrafya. Toroslar'ın kuzeyinde, Konya Ovası'nın doğusunda ve Konya'ya 98 km mesafedeki Karapınar'ın çok özel bir jeolojik yapısı var. Civarda obruk denen göçükler ve krater gölleri bulunuyor. Yabancılar tarafından keşfedilen bu muhteşem doğal oluşumlara rağmen, yerli turist henüz bölgeyi tam anlamıyla tanımıyor. Daha önce hayatınızda bir krater gölü ya da obruk görmediyseniz, burada gördüklerinizi kolay kolay unutamayacaksınız. Ayrıca burası, çölleşmeyi, erozyonu, yaşama etkisini ve neredeyse yarım asırdır yapılan mücadeleleri anlayabilmek ve gözlerinizle görebilmek için bir fırsat. Erozyonla mücadele sahası karların altında kendini saklasa da dikilen ağaçlara, açılan parklara bakın, insanların bu konudaki kararlılığını hissedeceksiniz. "Bir avuç altının olacağına, bir avuç toprağın olsun..." diyor, Karapınarlılar. Baharda yüzlerce Karapınarlı yağmur duası için biraraya geliyor.



Karapınar'ın merkezindeki Sultan Selim Külliyesi'ni gezin, ilçenin en büyük parkı Kurtaylar 100. Yıl Dinlenme Tesisleri'nde yöresel yemekleri ve ünlü kuzu etini tadın, 20 km uzaklıktaki Karacadağ'ın eteğindeki Bizans dönemi yeraltı şehrinin kilise, şaraphane ve su kanallarını görün, küçük yayla köylerinden geçin. Kışın zaman zaman tipi baş gösteriyor ancak kar yağdığında göller ve erozyon sahası görmeye değer. İlçe merkezine 7 km mesafedeki Meke Krater Gölü, fotoğraf ve kamp tutkunları ve herkes için olabildiğince çarpıcı bir görüntü. Tesis yok, elektrik direği yok, asfalt yok. Yerler volkanik yapıdan dolayı normalde simsiyah. Yaklaşık dört milyon yıl önce, bu volkanik kraterde ardarda iki kez patlama olmuş. Önce krater ağzında bir göl oluşmuş, yaklaşık 9 bin yıl önce olan ikinci patlamada da göl ortasında bir adacık belirmiş. Çevresini 5 km boyunca dolaşabiliyorsunuz. Anadolu'nun bu en genç volkanik oluşumu uygun iklimde kampçılar için eşsiz bir üs. Acı Göl (Krater Gölü) ile ilk karşılaşma da oldukça etkileyici.



Kapadokya bölgesinin Paris'i olarak anılan Talas, "temiz ve güzel kırlar'' anlamına geiyor. Talas, yazın yemyeşilken kışın beyazlara gömülüyor ve tarihi konakları, taş evleri, dar sokakları, meydanları, çeşmeleri, taş binaları ve kiliseleriyle bambaşka bir yüzüyle karşınıza çıkıyor. Kayseri'ye 8 km mesafedeki Talas'ta Türk, Ermeni ve Rum halkı bir zamanlar damdan dama geçerek birbirini ziyaret ederdi. Burası yazın göç edilen, zenginle fakirin komşu olduğu bir bağ sayfiye yerleşimiydi. Kayseri gibi büyük ve modern bir kentin yanı başında sakin ve şirin bir Anadolu kasabası havasında. Kışın Kayseri koyu bir dumanla kaplıyken Talas'ta hava tertemiz olabiliyor.



Kar manzarasında kısa bir Talas gezintisi yapın. Tarihi bir Osmanlı sokağını yansıtan Ali Saip Paşa Caddesi'ni ve buradaki muhteşem konakları, çeşmeleri, Tol kiliseyi, su kuyularını ve yeraltı şehrini görün. Harman Meydanı'ndan aşağı ve yukarı Talas'ı birbirine bağlayan yamacın ortasında, daha önce Rum kilisesi olarak yapılan ve bugün Kayseri'nin Ayasofya'sı olarak bilinen görkemli silueti ile Yaman Dede Camii'ni gezin, hemen altındaki Kemeraltı Kafe'de bir kahve molası verin. Talas'ın ilk yerleşim yeri olan Derevenk Vadisi'nde trekking yapmayı ihmal etmeyin. Karda bile heyecan arayanlar, Dünya Yamaç Paraşütü Şampiyonaları'nın yapıldığı, 1800 m yüksekliğindeki Ali Dağı'nın zirvesinden yamaç paraşütü ve yelken kanat ile Talas ve Kayseri'nin kış manzarası üzerinde gezinebilirler.



Sonbaharda sarı, kızıl ve kahvenin en mucizevi tonlarını sergileyen Yedigöller, eğer yolu açıksa, kışın da fotoğrafçıların, yürüyüş ve doğa tutkunlarının akın ettiği bir yer olur. Bolu'nun 42 km kuzeyinde, Batı Karadeniz ormanları içinde bir milli park olarak kurulan bölgede Büyükgöl, Seringöl, Deringöl, Nazlıgöl, Küçükgöl, İncegöl ve Sazlıgöl olmak üzere yedi göl bulunuyor. Yaklaşık 40 yıldır milli park olarak koruma altında olan Yedigöller Bölgesi, başta zambak, sıklamen, çiğdem ve orkide olmak üzere toplam 236 bitki türünün yanısıra karışık doğal ormanlara da sahip. Kayın, gürgen, meşe, kızılağaç, akçaağaç, karaağaç, titrek kavak, sarı ve kara çam, köknar, fındık, yapraklı üvez, keçi söğüdü, yabani kiraz, porsuk, ıhlamur ve dişbudak ağaçlarını burada görmek mümkün. Bolu'dan Yedigöller'e giderken, Ayıkayası denen bölgede kayın ve göknar ormanı var. C vitamini açısından zengin olan ve Abant'ta kadınların ipe dizip sattığı alıçların yetiştiği alıç ağaçları da yine burada. Göllerde göl alası ve gökkuşağı alabalığı var ve her yıl 1 Nisan'dan- 1 Ekim'e kadar Büyükgöl ve Deringöl'de ücretli olarak sportif olta balıkçılığı yapılıyor. Sazlıgöl'den başlayarak, İncegöl, Küçükgöl ve Nazlıgöl'den tabelaları takip ederek Dilek Çeşmesi, Şelale, Gülen Kayalar yolu ile Deringöl'e ve Büyükgöl'e ulaşan patika yolda trekking yapmak mümkün. Göllerin bulunduğu alan, milli park tarafından piknik yeri olarak düzenlenmiş.



İshakpaşa Sarayı, bir Doğu masalıdır. Bir serap gibi karşınıza çıkar. Bölgenin tüm zorluklarına rağmen, hangi mevsimde olursa olsun modası geçmeyen bir klasiktir. Sarp kayalıkların üzerinde, günbatımında da, kar altında da bir efsanedir. Doğubeyazıt merkeze 7 km mesafedeki saray, Osmanlı'nın Doğu'daki ağırlığının ve gücünün altını çiziyor. Doğu'ya açılan işlek bir yol üzerinde bulunan, Topkapı'dan sonraki bu ikinci büyük saray, zamanında birçok devlet misafirini ağırlamış. Divan, cami, mutfak, fırın, ahır ve hamam bölümleri bulunan saray, sadece mimari açıdan değil bir mühendislik harikası olarak da öne çıkıyor. Bu Osmanlı- İran- Selçuk mimarisi sentezi sarayın yapımı 99 yıl sürmüş. Tam beş kez Rus ordularının işgaline uğramış ve som altın kaplama kapısı 1917'de sökülerek Moskova'ya götürülmüş. Sarayda detaylara takılarak saatler geçirebilirsiniz. Tuvaletten görülen manzarayı da kaçırmayın.



Mart- Nisan- Mayıs aylarında, 4- 6 günlük kamplı ekspedisyonlarla Ağrı Dağı'na kış tırmanışı yapmak mümkün. Dağın zirvesine yapılan bu yürüyüşlerde deneyimli olmak gerekmiyor. Doğubeyazıt'ta kayak, snowboard ve kış tırmanışı turları organize eden tek turizm acentesi, yılların deneyimine sahip Mefser Turizm (0472 312 67 72). İshakpaşa Sarayı'na en yakın konaklama seçenekleri 7 km mesafedeki Doğubeyazıt'ta. 15 Mart- 01 Kasım arası açık Sim-Er Hotel (0472 312 48 42, www.simerhotel.com). Bölgedeyken Nuh'un Gemisi'nin bulunduğu söylenen araziyi görün, güneşin Büyük Ağrı ile Küçük Ağrı arasından doğuşunu seyredin, görkemli Muradiye Şelalesi'ni görün, Doğubeyazıt'taki medreselerde müderrislik ve saray katipliği yapan ve bazı çevrelere göre Aristo ve Farabi gibi bir filozof olan Şeyh Ahmed-inin ziyaretçi akınına uğrayan türbesini gezin, abdigör köfte, çiriş çorbası ve tava kebap gibi yerel yemekleri tadın.



Doğu, Karadeniz'e yaslandığı andan itibaren, özellikle kar altında, yaşamaya değer bir yolculuk başlıyor demektir. Erzurum'dan Artvin'e uzanan yol, sapmadan edemeyeceğiniz duraklarıyla yol yapmayı sevenler için harika bir güzergah. Erzurum'a 58 km mesafedeki Tortum'u, 15- 20 km daha geçtikten sonra solda, "Pehlivanlı- Bağbaşı- Serdarlı" tabelasından saparak "Taş Cami- Meryem Ana Kilisesi" yazısını takip edin. Köylülere yol sorarken, Haho olarak değil de Taş Cami diye sormak gerekiyor. Burası, kavak ve meyve ağaçlarının olduğu, içinden derelerin aktığı, kadınların ehramları, yaşlı erkeklerinse Doğu'ya özgü giysileriyle dolaştığı Bağbaşı köyü (Haho). 10. yüzyıldan kalma Haho ya da Hahuli Kilisesi, sonradan camiye dönüştürülmüş. Kiliseden itibaren 8. km'de, tekrar Erzurum- Artvin asfaltına çıkılıyor. Bağbaşı sapağından 24 km sonra, Öşkvank yani yeni adıyla Çamlıyamaç köyü geliyor. Burada da bir Gürcü katedrali var. Nisan- Haziran aylarında coşan Tortum Şelalesi, Erzurum- Artvin yolunun tam ortasında. Bir 120 km daha katedince, gerçek anlamda Karadeniz'desiniz.



Eğer Erzurum'a geri dönecekseniz, dönüş yolunda Tortum'a gelmeden, soldaki Narman sapağına girin. Sapaktan 38 km sonra, Pasinler- Erzurum istikametini alın. Sağınızda kızıl bir kanyon, vadide de peri bacalarına benzer oluşumlar belirecek. Hemen arabadan atlamayın. Sağa kıvrılan stabilize bir yol, kanyon boyunca devam eder ve Yoldere köyünde son bulur. Yürüyerek, boyunuzu kat kat aşan bu doğal oluşumların içine dalın, tam günbatmadan önce vadi daha da kızıllaşacak ve size Vahşi Batı'yla ilk kez ayak bastığınız bir gezegen arasında bir yerde olduğunuz hissini verecek. Narman Kanyonu, Kırmızı Peribacaları olarak da biliniyor. Yol üzerinde Tortum cağ kebabı yiyin, Haho ve Öşkvank köylüleriyle sohbet edin, kadınların giydiği harika ehramlar hakkında kadınlarla çene çalın.

 Kaz Dağları

Kaz Dağları'ndan Bir Toprağa Dönüş ve Lezzet Öyküsü
Gelin, tanrıların aşklarını hüsranlarını, kız alıp vermelerini ve bitmek bilmez entrikalarını bir kenara bırakalım ve tanrıların dağı Kaz Dağları'nda yazılmış, ruhunuza iyi gelecek bir hikayenin sayfalarını çevirelim. "Bin pınarlı" Kaz Dağları, temiz havası suyu, pozitif enerji veren zirveleri, kendine özgü doğası ve eski kültürlerle yoğrulmuş köyleriyle özellikli bir bölge. Kaz Dağları'nda o toprak özlemi yeniden canlanıyor. Otun kokusu, peynirin tadı, zeytinyağının rengi, pazarların canlılığı ve Kuzey Ege köylüsünün yumuşak mizacı, insanda aslına dönmek için karşı konulmaz bir itici güç.



"Güneş batar, yörük yatar" buraların sloganı gibidir. Yörük, Roman ve Türkmenler'den oluşan yöre halkı erkencidir, günbatımıyla da evlerine çekilirler. Bu birlikteliği pazarlarda görmek ve sohbetlerinden keyif almak kaçınılmazdır. Kaz Dağları'nın havasını tam anlamıyla ciğerlerinize doldurmak için halk pazarlarındaki kalabalığa karışın. Bölgede her gün bir, hatta birden çok halk pazarı kurulur. Pazartesi Burhaniye, çarşamba Edremit, cuma Havran Küçükkuyu ve Ayvacık, cumartesi Altınoluk ve pazar Akçay. Bu bölgede çarşı pazarın nimetlerinin sonu gelmez; Kaz Dağları'nın doruklarından toplanan özlemek filizleri, yabani mantar, yabani sarımsak, kuzugöbeği, gaymacık, yabani kuşkonmaz, hindiba, eşek helvası, hardalotu, yaban maydanozu, gelincik ve daha neler neler. Lor peynirinin en lezizi, 8-9 ay toprak altında çömlekte bekletilen testi peyniri, deve sucukları, tereyağ, asma yaprakları, bağbozumu zamanı Madra Dağı'ndan üzümler, şıralar, üzüm pekmezi, incir pekmezi, odun ateşinde yapılmış biber ve domates salçası, köy ekmeği, kuru domates, değerli bir tür mantar olan çam melkisi, yabani kekik...



Kaz Dağları dingin bir atmosfere sahiptir. En çok zeytin hasadının canlılığı ve neşeli Egeli kadınların birbirlerine takılmaları bozar sessizliği. Zaten biraz soğuktan bahsetseniz, Egeliler, kışın sabah yalnızca 10'a kadar olduğundan bahsederek uzun kışı kabullenmezler. Kışın derelerin suları coşar ve şelaleler oluşur. Bunların en büyüğü 17 metreden dökülen Sutüven Şelalesi. Kazdağı Milli Parkı sınırlarındaki şelalenin hemen yakınındaki Hasanboğuldu adlı göletin hikayesi, Sabahattin Ali'nin de Hasan Boğuldu adıyla öyküleştirdiği, Zeytinli köyünden Hasan ile Yüksek Oba köyünden Emine'nin umutsuz aşkıdır. Milli parkın doğasının dışında bölgenin taş evleriyle birlikte korunmuş köyleri de görülmeli. Cumhuriyet öncesinde, zeytin ve hayvancılıkla uğraşan Türk ve Rum ailelerinin birlikte yaşadığı, kayalık bir araziye kurulu Adatepe köyünün evlerinin yapıldığı taşlar, yakındaki taş ocaklarından çıkarılmış ve geleneksel taş ustaları tarafından işlenmiş. Buraya gelmişken Küçükkuyu'daki Adatepe Zeytinyağı Fabrikası & Müzesi'ni gezin. Tanrıların tanrısı Zeus'un sunağından geriye pek bir şey kalmamışsa da, Edremit Körfezi manzarasına karşı günbatımını seyredin. Ege'nin en güzel köylerinden biri olan Yeşilyurt'ta Adatepe'den farklı olarak, halk hâlâ köy yaşamını sürdürüyor. Yeşilyurt'un ara sokaklarında dolaşmak zevkli. Güre'deki termallerde ısınmak bir yürüyüşün ardından iyi bir fikir olabilir.



Bölgeye en yakın havalimanı Balıkesir Edremit Körfez Havaalanı. Burası Edremit'e 5 km, Kaz Dağıları'nın güney yamaçlarına dizilen oteller ise havaalanına 30 km mesafede. Teknesiyle gelmek isteyenler için de Altınoluk ve Burhaniye Ören'de iyi durumda balıkçı barınakları var. Kaz Dağları, Edremit ile Assos arasındaki 50 km'lik kıyı şeridi boyunca, doğu- batı doğrultusunda bir duvar gibi yükselerek Ege Bölgesi'ni Marmara'dan ayırır. Dağın güney yamacının 0-1000 m'si hiç kar almaz. Burada Marmara'dan daha ılıman olan Ege iklimi hakimdir. İyi kar alan yüksekliklere ulaşmak ise kolaydır. Bölgede doğa sporları aktiviteleri düzenleyen pek yok ancak bilinçli bir rehberle dağın birçok bölgesinde trekking yapmak mümkün. Bu güzergahlarda dere vadilerinden, taş evlerden ve yöre müzelerinden geçilir. Yürüyüşlerde çınarlı kahvelerde mola verilir. Sucuk-ekmek, peynir ve helvayla piknik yapılır. Kaz Dağları endemik bitkileri, şifalı otlarıyla ünlüdür. Kekik, adaçayı, nane toplanır. Yürüyüş yapmayı sevenler, emekli avukat İskender Bey ve oğlu Deniz'e (0532 636 34 50, www.idakoy.com) katılabilirler. İskender Bey'in yazdığı "Kazdağı/ İda Doğa ve Kültür Gezi Rehberi"nde ise yöre kültürü ve yürüyüş parkurları hakkında detaylı bilgiye ulaşmak mümkün. Bölgenin en önemli ağacı, Kazdağı Göknarı, ünlü Truva Atı'nın yapıldığı ağaç da bu. Endemik olarak dünyada sadece Türkiye'de ve yalnız Kaz Dağları'nda yetişiyor.



Kaz Dağları'ndan zeytinyağı almadan dönebilmek zor. Hatta Zeytinli köyündeki Esen Kardeşler'in (0266 377 10 64- 377 13 94) erken hasat zeytinyağının rengini gördükten ve tadına vardıktan sonra bu hayat iksirine bakışınız tamamıyla değişebilir. Zeytinli kahvesinde kahvaltı etmeden önce Zeytinli Meydan Odun Fırını'ndan ıspanak ve ısırganlı börek alın. Fırının köy ekmeği ve karanfilli ekmeği de ünlü. Esen Kardeşler, Girit'ten gelen dedelerinden kalma zeytinliklerden, ekolojik tarımla zeytin ve zeytinyağı elde ediyorlar. Hüseyin Esen'e kahvede kahvaltı etmek istediğinizi söyleyin ve ''ağanın eli tutulmaz'' lafını işitmeden kahveye geçin. Sobalı kahvede, Egeli'nin konukseverliğiyle birlikte size mükellef bir kahvaltı sofrası kurulacaktır. Karanfilli ekmeği banacağınız erken hasat zeytinyağı ile güneşte kurutulmuş domates salçası birlikteliği ve kentlerde alıştığımız lor peynirinden çok farklı bir tada sahip olduğunu teslim edeceğiniz lorun üzerine karadut reçeli unutulmaz olacak. Dükkanda ayrıca kestane, ıhlamur, kekik karışımı bal, yöresel peynirler, tereyağ, kurutulmuş domates ve çeşitli zeytinler de var. Buram buram kokan zeytinyağlı sabun da kendi üretimleri. Hüseyin Esen'in zeytinyağı hakkındaki engin bilgisinden yararlanmayı ihmal etmeyin.



Edremit ile Akçay arasında, dördüncü nesil Evren Ertür'ün zeytinyağı fabrikasının hemen yanında son derece ilginç bir zeytinyağı müzesi var. Zeytin ve zeytinyağı üzerine aydınlanmanın yeri burası. Müzede çeşitli dönemlere ait zeytinyağı üretim sistemlerinden Evren Bey'in dedesine padişah tarafından verilmiş başarı fermanına, yüz yirmi yıllık kağıt sabundan sabun kalıplarına, zeytinyağı üzerine farklı dönemlere ait birçok ilginç eşya görebilirsiniz. Eğer vakti varsa, müzeyi Enver Bey'den dinlemeyi talep edin. Anlatacağı ilginç hikayeler var. Kaz Dağları'na özgü bir başka küçük müze de Tahtakuşlar Köyü Özel Etnografya Galerisi. Edremit'e bağlı dokuz Türkmen köyü var. Halk aydın, aynı zamanda da geleneklerine bağlı. Orta Asya'dan gelen Türkmenler, ormansız yaşayamadıklarından Toroslar'a yerleşirler. Ağaç işlerinde ustadırlar, bu yüzden de "Tahtacı Türkmenler" ya da "Tahtacılar" diye anılırlar. Burası, uluslararası üne sahip, BM Unesco ödüllü, Türkiye'nin ilk özel köy etnografya galerisi. Kurucusu Alibey Kudar, Alevi Türkmenleri'nin yaşamına ve anılarına tanık olmak isteyenlere hoş sohbetle, müzeyi gezdiriyor. Galerinin girişindeki satış yerine bir göz atın. Sayısız çeşit ot göreceksiniz. Müzesinin başından kolay kolay ayrılmayan Alibey Kudar'ın evi hemen yandaki bina. Evinin bahçesine, "heykeli dikilecek kadın" için büst yaptırmış. Evliliklerinin 50. yıldönümü şerefine, eşi Esma Hanım için.



Kaz Dağları'nda insan hayatı, dönüşü olmayan bir manevrayla değişebiliyor. Bursa'da tekstilciyken üzerinde iki zeytin ağacı bulunan bir toprak parçasından Zeytinbağı'nı (0266 387 37 61, www.zeytinbagi.com) yaratan Erhan Şeker'inki gibi. Erhan, burada çocukluğundan sonra yeniden mutfağa girmeye karar verdi ve rüyalarından birini gerçekleştirdi; ilk yemek kitabı: "Kaz Dağları'nda Bir Lezzet Öyküsü". Erhan'ın öyküsünün samimiyeti, Kaz Dağları deneyimleri ve envai çeşit otla yapılan yemeklerin sıradışılığı kitabı bu türün içinde farklı bir yere koyuyor. Yemek kültürüyle ilgili yayınlar yapan bir uzmanlık yayınevi olan Ruhun Gıdası Kitaplar'dan çıkan "Kaz Dağları'ndan Bir Lezzet Öyküsü" yalnızca bir yemek kitabı değil; hem Erhan'ın mutfağından 60 tarif içeriyor hem de bölgenin kendine has lezzetlerini, otlarını, peynirlerini, mantarlarını, yeme- içme alışkanlıklarını, çarşısını pazarını tanıtıyor.



Bir şef olarak Erhan'ın en önemli özelliği de zaten, bölgenin kendine özgü ürünlerini ve yemek kültürünü, dünya mutfaklarından da ilham alan, kendine has dokunuşuyla birleştirip özgün bir mutfak ortaya çıkarabilmiş olması. Patlıcanı tahinle buluşturmaktan, turpotunu çilek sosuyla tanıştırmaktan, meyveyle pişirerek etlere başka bir boyut katmaktan çekinmez Erhan. Dolayısıyla kitabında "avokado soslu zaho" da var, "Arnavut usulü paça" da, "karidesli börek" de var, "şarap soslu lor parfesi" de. Bunlar, Zeytinbağı'nın mutfağından sofralara yansıyan şölenden hafif bir esinti sadece. Erhan, kitabının sonundaki "kilerdekiler" bölümünde; baharatlı lor, biber reçeli, incir sirkesi gibi mutfağına tat veren ayrıntıların basit tarifleriyle bazı lezzet sırları da veriyor. Erhan, bahçesinde Vietnam'dan Meksika'ya, dünyadan değişik bölgelerinden çeşit çeşit tohum yetiştirir. Bahçesinde on çeşitten fazla domates vardır. Çiğ sütten kendi peynirini, Bayramiç elmasından sirkesini yapar. İlkbahar ve sonbaharda yemek kursları verir, yalnızca yaptığı güzel yemeklerin sırlarını değil, yemek kültürü, tarih ve mitoloji üzerine okuyup öğrendiklerini paylaşır.



Zeytinbağı'nın bahçesinde hurdaya çıkmış bir gemi güvertesi duruyor. Üzerinde ressam Muzaffer Akyol'un çizimleri var. Bir de şiir: "Düşümde bir gemi gördüm/ Dalları zeytin ağacı/ Kanatları Anka kuşu/ Dalgalarla dalga geçti, uçtu dağın tepesine/ Yükün nedir diye sordum/ Mütevazı yanıt verdi;/ Aşk taşırım, meşk taşırım/ Yediveren gül taşırım/ Tuncel Kurtiz'i taşırım". Oyuncu Tuncel Kurtiz, "tek çarem var, gitmek bu şehirden" dediği İstanbul'u geride bıraktığında, Erhan'ın ablası olan eşiyle birlikte kendini uzun yıllar hasretini çektiği Kaz Dağları'ndaki Çamlıbel köyünde bulur. İsviçre'de, Alpler'de gezinirken bile buraları yad etmiş ve arkadaşına "ama Kaz Dağı akşamlarının güneş batımı; yazı, kışı, sonbaharı, ilkbaharı; işte o renkler dünyanın hiçbir yerinde yok" demişti. Köy çocuklarında görüp imrendiği salçalı ekmek özlemini, bugün Zeytinbağı bahçesinde karşı komşusu Erhan'ın kara kazanlarda, odun ateşinde yaptığı biber ve domates salçasıyla gidermeye çalışıyor. Her gün 15 km yürüyen 76 yaşındaki Kurtiz, bu bölgeye demir atan birçokları gibi Kaz Dağları'nda yaşamın anlamını tekrar keşfetmiş sanki; "Biz buraya aşık olduk. Öyle mutluyum ki; yağmur yağar, güneş açar, şubatın sonuna doğru beyaz pembe bademler fışkırır, köylü ot toplamaya başlar, biz kendi zeytinimizi yaparız, ne demiş Nazım Baba, 70'inden sonra bile zeytin dikeceksin, çocuklar için değil, yaşamak için, yaşamak ağır bastığında...".

 

 Yukarı Fırat


Kuzeydoğu'nun manzaralı rotası: Yukarı Fırat Havzası
Yukarı Fırat Havzası, Kuzeydoğu Türkiye'nin en manzaralı rotasıdır. Fırat Nehri ve kolları boyunca yapılan bu yolculuk, Doğu Anadolu'nun çıplak dağlarına rağmen vahalarla doludur. Toplam 2800 km boyunca akan Fırat'ın binbir kıvrımında, Erzincan- Elazığ yolu üzerinde, farklı bir coğrafya, bölgeye özgü yaşamlar ve kıyıda köşede kalmış, etkileyici bir tarih karşınıza çıkar. Sadece manzaralarıyla değil, her açıdan keyiflerle dolu bir rota bu; Fırat Nehri üzerindeki köprülerden geçin, Karanlık Kanyon'da kayıkla dolaşın, Taş Kahve'den Kemaliye Vadisi'ni izleyin, Divriği Ulu Camii'nin taç kapılarının taş işçiliğini inceleyin, Keban Baraj Gölü'nden feribotla geçin, Kemaliye kadınlarının hasret dolu manilerini öğrenin, Apçağa köyü fırınından sıcak, boylu pide alın, bir Kemaliye evinin kapısını geleneksel tokmağıyla çalın, Fırat'a dilek atın...



Erzincan ve Kemah arasında, suyun en yüksek olduğu aylarda, Temmuz'dan Mayıs'a, nehirde su kayağı ve rafting yapmak mümkün. Bu güzergahın en önemli özelliği de trenle yapılabilen ve görsel açıdan son derece doyurucu olan yolculuklardan biri olması. Erzincan ve Erzurum'un tam ortasında, Fırat'ın başlangıcında, Tercan var. Yol üzerinde Tercan Baraj Gölü'nü göreceksiniz. Burada, Erzurum'un Saltuk beyleri tarafından, 13. yüzyılda yaptırılan bir türbe, kervansaray ve köprü bulunuyor. Özellikle, anayoldan 500 metre içeride olan Mama Hatun Türbesi ancak Orta Asya'da görülebilen biçimiyle, Anadolu'nun sıradışı yapılarından. Türbenin en göz alıcı yanı, yıldızlarla süslü kabartmaları olan yalancı sütunların bulunduğu, mukarnaslı, Kufi yazılı kapısı. Erzincan, bir zamanlar, civarındaki Ermeni anıtları, onlarca cami ve medresesiyle, Türkiye'nin en güzel kentlerindendi. Depremlerle bütün çehresi değişti ve bugün büyük ölçüde üniversite sayesinde canlılığını kazanabilmiş bir kent. Alpköy, Erzincan'dan Divriği'ye giden yol üzerinde. Bu sakin köyün dağcılar için özelliği, Munzur Dağları'na tırmanışın buradan yapılabilmesi. Erzincan'a 50 km mesafede, Fırat'ın güney kıyısının üstlerinde bulunan karlı Munzur Dağları'na yapılacak trekkinglerin üssü olarak kabul edilen, nehre hakim, tarihi kasaba Kemah var. Nehre dik inen kayalıkların üzerinde farklı dönemlerden kaya mezarları dikkatinizi çekecektir.



Bu güzergahta İslam sanatı şaheseri olarak kabul edilen Divriği Ulu Camii. Kapılarındaki taş işçiliğe bakarak, Anadolu'da bu sanatın doruğuna böylesine yaklaşmış bir başka başyapıta rastlamanın hiç de kolay olmadığını söylemek mümkün. En büyük özelliği asimetri, motif zenginliği ve taş işçiliğindeki üç boyutluluk. UNESCO'nun dünya kültür mirası listesine aldığı Türkiye'deki dokuz doğal ve kültürel varlıktan biri. Cami, Selçuklu Mengücek beyi Ahmed Şah tarafından, Darüşşifası ise eşi Melike Turan Melek tarafından 1228'de yaptırılmış. Camiye bitişik olan Darüşşifa en eski üç Selçuklu tıp merkezinden biri. Şifahanenin önemli bir özelliği de, giriş kapısındaki kabartmalar nedeniyle, UNESCO tarafından kadın ve erkek eşitliğini simgeleyen bir yapı olarak kabul edilmesi. Caminin kapıları kadar meşhur bir diğer özelliği, ahşap minberi. İmzasında ''amele'' sözcüğü geçen, Tiflisli İbrahimoğlu Amele Ahmet tarafından, kündekari yöntemiyle yapılan abanoz minberin işlenebilmesi için, ağacın yedi yıl gübre ve toprak altında bekletildiği söyleniyor.



Divriği'den Kemaliye'ye gitmek için birkaç yol var. Güzel manzaralı bir yol Bağıştaşı üzerinden. Gedikbaşı istikametinde 65. km'de, sağda, üzerinde Bağıştaşı yazan küçük levhadan sapın. Bağıştaşı Köprüsü'nü ve tren yolunu geçtikten sonra, Bağıştaşı tren istasyonunun karşısından sağa dönün. 29 km sonra Kemaliye. Kemaliye'den Keban ve Elazığ'a, Arapgir üzerinden gitmek ya da yolu çok kısaltmasa da Keban Baraj Gölü'nde kısa bir feribot yolculuğu yapmak için Ağın'dan geçmek de mümkün. Baraj yapımının ardından, Ağın- Çemişgezek karayolu su altında kalınca Ağınlılar'ın Elazığ ya da Malatya'ya ulaşımlarının kısa yoldan sağlanabilmesi için feribot seferleri konmuş.



Kemaliye, öncelikle konumuyla göz alıcı. Fırat Nehri'nin yukarı bölümünde, Karasu Nehri'nin ikiye ayırdığı Kemaliye ya da ilk ismiyle Eğin, turizmden uzak kalmasından kaynaklanan naif cazibesiyle dikkat çekiyor. Trafik kazasında genç yaşta hayatını kaybeden, çok sevilen Erzincan Valisi Recep Yazıcıoğlu'nun anısını yaşatmak için her yıl düzenlenen Doğa Sporları Festivali, buranın doğasının neler sunabileceğinin bir kanıtı. Festivalin aktiviteleri arasında, Karanlık Kanyon'da kaya tırmanışı var. İçinden Karasu Nehri'nin geçtiği bu kanyon, 500 metrelik dik kaya duvarları ve 15 km uzunluğuyla, rafting, kano ve su kayağı sporları için uygun. Ayrıca Keban Baraj Gölü'ne ve Kemaliye köylerine hakim Kırkpınarlı Kırkgöz Mevkii, yamaç paraşütü için tercih ediliyor. Festivalin 17 km'lik bisiklet yarışmalarına katılanların sayısı yüzü buluyor. Erzincan Atlı Spor Kulübü, burada cirit gösterileri düzenliyor. En önemlisi, Karanlık Kanyon'un, 130 yıl boyunca duvarlarının oyulmasıyla ortaya çıkarılan Taş Yolu, dağ bisikleti ve trekking için ilgi çeken bir parkur. Uzunluğu 6 km'ye ulaşan 31 tünelli Taş Yolu, Kemaliye- İstanbul yolunu 220 km kısaltmış. Bu yolun yapımı sırasında, bazen 20 yıl boyunca çalışmalar durmuş ancak 1993 yılında Recep Yazıcıoğlu'nun girişimleri gurbetteki ve ilçedeki Kemaliyeliler'i biraraya getirmiş ve toplanan bağışlarla yolun yapımı tamamlanmış. Bu yol, devlet- vatandaş işbirliğinin güzel bir örneği. Yolun bir özelliği de, açılan tünellerin her birine 5 milyar veren Kemaliyeli ve Kemaliye severlerin isimlerinin tünellerin girişine yazılmış olması.



Çekül Vakfı tarafından "Yedi Bölge Yedi Kent'' projesinde yer alan Kemaliye, doğası, tarihi, kültürel özellikleri ve özgün mimari dokusuyla, UNESCO'ya aday gösterilmiş. Kemaliye'ye 5 km mesafedeki Apçağa, buralı Cumhuriyet dönemi edebiyatçısı Ahmet Kutsi Tecer'in ''Uzaktaki Köy'' şiirine ilham veren köy. Köyün girişindeki tabela bunu anlatmaya yetiyor: ''Orada bir köy var uzakta/ O köy bizim köyümüzdür/ Gezmesek de, tozmasak da/ O köy bizim köyümüzdür''. Buraya has olan boylu pidelerin yapıldığı fırını, her gelenin çayla ağırlandığı konukevi, ahşap dükkanlardan oluşan küçük çarşısı, üzeri sacla kaplı olsa da ihtişamlı günlerini hayal edebileceğiniz taş- ahşap evleri ve Kemaliye'ye hakim köyün tepesindeki Taş Kahve'siyle, burası ziyaretçilerin kaçırmadığı bir yer. Apçağa kır kahvesinde (0533 664 75 92), istek üzerine gruplara yöresel yemekler hazırlanıyor.



Konaklamada büyük lüksler beklememek gerekiyor ama konukseverlikte kusur yok. Hacı Ömer Konukevi'nin (0446 751 26 36, 0532 214 84 56) sahibi Ömer Bey, bir turizm gönüllüsü. Restore ettiği manzaralı teraslı, bahçeli, toprak- ahşap- taş evinde otantik bir ortamda konaklamak isteyenleri ağırlıyor. Bazı odalarda yer yatağı, her katta bir tuvalet ve iki katta ortak kullanım için mutfak var. Misafirler, bahçeden her türlü sebzeyi koparabiliyor ve yemeklerini konukevinin mutfağında pişirebiliyorlar. Önceden haber verilirse, Ömer Bey, gruplara yöresel yemekler hazırlıyor. Ömer Bey, misafirlerinin ilgi alanlarına göre, rehberlik hizmeti de veriyor. Şevki Bozkurt'un kardeşleriyle birlikte işlettiği Bozkurt Otel ve restoran (0446 751 23 01, 751 25 51, 0542 512 19 26) burada turizmi desteklemek misyonuyla, gönül vererek yapılmış bir tesis. Bozkurt ailesinin lokantacılık geleneği neredeyse bir yüzyıla dayanıyor. Kahvaltıda, özellikle Kemaliye balı, Eğin pidesi, köy yumurtası ve tereyağı bulunuyor. İşletmenin sahipleri birkaç yıl önce Yeşil Eğin (0446 751 25 25) adlı bir otel daha açtılar. Bu otelin Fırat kıyısına cephesi olan, balkonlu ve klimalı odaları var.



Bölge hakkında sağlıklı bilgiye ulaşmak isteyenlere rehber ve acente sahibi Şevket Gültekin'in (0542 696 00 63) büyük yardımı olacaktır. Kemaliye'nin sokaklarında ve köylerinde dolaşırken, evlerin kapılarındaki buraya has kapı tokmaklarını farkedeceksiniz. Hemen hemen her evin kapısında, boyları ve sesleri farklı iki ayrı tokmak vardır. Evin sahibi, kapısında ''tak'' sesini duyunca, yani yukarıdaki tokmak çalınınca bir erkeğin, aşağıdaki küçük halka ''tık''layınca da, gelenin bir kadın ya da köyden birisi olduğunu anlıyor. Sacdan yapılan, bu el yapımı kapı tokmakları, ''dibinin aynası'' denilen kısımlarıyla birlikte, emek isteyen geleneksel bir el sanatı. Tek bir kapı tokmağının, ustayı bir hafta uğraştırdığı oluyor. Halkın, ''kapısına iyi model çaktırmış'' dediği kapı tokmaklarının fiyatları, bazen 1000 TL'yi aşabiliyor. Demirci bir aileden gelen ve dedesinden kalma atölyesinde dövme demirden kapı tokmakları yapmayı sürdüren Mustafa Demirci'nin atölyesine (Karabekir Çarşısı, Otopark Meydanı No. 29, 0446 751 30 81) uğramayı ihmal etmeyin. Kemaliye merkezdeki Lökhane'ye ise buranın yöresel lezzetlerinden biri olan lök tadımı ya da alışverişi için uğranabilir. Lök, kuru dutun dibekte dövülüp elendikten sonra cevizle biraraya getirilip, yaklaşık iki saat dövüldükten sonra macun haline getirilmesiyle elde ediliyor. Ayrıca burada oricik (dut pekmeziyle hazırlanan cevizli sucuk), eğin leblebisi, pekmez, reyhan kurusu, şerbetler, dibekte dövülmüş menengiç kahvesi de bulabilirsiniz.



Yıl 1870... Eğin'in kışın karla kapanan patika yoluna bir alternatif olacak ve kasabayı büyük kentlere bağlayacak Taş Yolu'nun yapımına başlanıyor. O dönemde, Belediye Başkanı olan Ekşizade Osman Efendi, ''eğer bu yol bir gün biterse, birisi mezarımın başına gelip, yolun bittiğini söylesin, ben duyarım...'' diyor. Osman Efendi'nin karamsar olması boşuna değil. Yolun yapımı tam 130 yıl sürüyor. Tıpkı Türkler'in dağları demirle yakarak, Ergenekon'dan çıkışı gibi, kayalara tüneller açılıyor, Fırat'a inen uçurumların kenarına yollar yapılıyor. Vahşi doğanın dünyayla bağlantısını kopardığı bu kasabanın ''çıkmaz bir sokak'' olmaktan kurtulmasını herkes istiyor. Çünkü yaşamak için bu gerekiyor. Taş Yolu bir de Eğinli kadınlara sorun. Onlar için, bu yol, gurbeti katlanılır hale getirmiştir. Oğullar kocalar, daha yakınlarındadır şimdi. Oysa yüzyıllardır kalplerinden ağıtlar taşmış, Fırat'ın sularına atılan dilekler boşa çıkınca, nehre gözyaşlarını akıtmışlardır. Hasretini çektiği adamın özlemi boğazında düğümlenmeyen her kadının bir türküsü vardır burada. Eğin'de her kadın doğuştan şairdir. Sarp kayalıklarla Fırat'a saygı duyarmışcasına eğilen evlerin arasında yankılanan yakarışlar birbirine benzer; ''dön gel ağam'', ''ela gözlerini sevdiğim ağam'', ''gitme ağam'', ''gönderdiğin yazmayı yaktım ağam'', ''beni mektupla avutma ağam''... Eğinli kadın, geleceğini kasabasının dışında arayan erkeğini anlamışsa da anlamamazlığa gelmiştir ve ne yapsa da hasretle yanan yüreğini susturamaz: ''Fırat kenarında kayık değilem/ Senden ayrılalı ayık değilem/ Bir çift selamına layık değilem/ İn gel ağam in gel, gel de gine git/ Akan gözyaşımı sil de gine git''.



Yeşilyurt ve Salihli köyleri de görmeye değer. Salihli köyünün galvaniz kaplı evlerinden birinin kapısında ''Ali ağanın misafirhanesi'' yazıyor. Kapıyı çalacaksınız, sorgusuz sualsiz buyur edileceksiniz, artık hayatta olmayan Ali Ağa'nın ocağı, sedirleri olduğu gibi duruyor. Kemaliye merkezde, asırlık bir okul olan Atatürk Kültür Merkezi var. Biraz ileride, etnografya müzesi ve kafe olan eski Ermeni kilisesi, yamaçta ise 1635 tarihli Taşdibi Camii görülebilir. Kadıgölü Şelalesi, caminin hemen yanında. Taşdibi'ndeki Zincirlikaya olarak bilinen büyük kaya parçası, Osmanlı döneminde, kasabanın üzerine yuvarlanmaması için zincirle yamaca bağlanmış. Kemaliye'de trekking yapmak da mümkün. Tavsiye edilen parkur, Sorak Deresi Parkuru. 3- 4 saatlik bu yürüyüş boyunca, 150 metreden dökülen Koçan Şelalesi, eski Venk köyü, Davar yatağı mağarası, Sorak kilisesi ve kalesi, taş yol ve mezarlıklar görülebilir.



Dört tarafı dağlarla çevrili bir çanağın içindeki Kemaliye, bugün Fırat'ın kenarından yaslandığı dağın yamaçlarına kadar, teraslar halinde yükseliyor. Eğinliler, hiçbir zaman topraktan yana şanslı olmamışlar ama şanslarını da zorlamışlar. Kasaba halkı yamaçta olan evlerine bahçe yapabilmek için, taş duvarlar örmüş ve arkalarına toprak doldurarak buraları ekmiş. Herkesin ekebildiği küçük bir bahçesi var ancak kimse büyük bir toprak parçasına sahip değil. Bugün, Akdeniz iklimine özgü ürünlerin dışında herşeyi yetiştirebiliyorlar. 62 köyü olan Kemaliye'nin Sarıçiçek ve Munzur yaylalarında, halkın önemli bir geçim kaynağı peynir ve bal üretimi yapılıyor. Eğin ve köylerinde, Ermeni, Rum ve Müslümanlar birlikte yaşıyorlardı. Bu beraberliğin izleri, Eğin'in kültüründe oldukça belirgin. Bugün, bir müze olan eski Ermeni Kilisesi, önce belediyeye satılmış, sonraları belediye kiliseyi, İstanbul dışında belki de ilk şirketlerden biri olan Türk Halı Şirketi'ne tahsis etmiş ve burada uzun yıllar halı tezgahlarında çok değerli olan Eğin halıları dokunmuş. Ancak göç ve genç nüfusun azalması yüzünden şirket kapanmış.

Harput

Elazığ merkeze 5 km mesafede bulunan Harput bir zamanlar Türk, Kürt, Ermeni ve Süryaniler'in beraber yaşadığı bir yerleşimdi. Anadolu'yu Ortadoğu'ya bağlayan yol üzerinde olan Harput'un tarihi M.Ö. 2 bin yıllarına kadar uzanıyor. O devrin önemli kültür ve ticaret merkezlerinden biriydi. Ancak kervan yollarının değişmesi ve Celali isyanları sonucunda kent terk edildi ve 19. yüzyılda kurulan Elazığ öne çıktı. Bugün daha çok bir yatır kent görünümünde olan Harput'un camileri, medreseleri, manastırları ve kiliseleri, kentin eski ihtişamının ipuçları. Harput Kalesi ve Ulu Camii görülebilir. Caminin en ilginç yanı, bitki motifleriyle süslü eğri minaresi. Harput'un ünlü bir ticaret merkezi olduğu zamandan kalma Harput Çarşısı artık yerinde değil. Bugün artık eski evlerin birçoğu da bir anı. 
 






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Siteniz:
Mesajın:

 
  Bugün 46 ziyaretçi (317 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=